Zeytinyağlıyı, balığı Rumların, dolmaları, topiği Ermenilerin, hamuru Türklerin, eti Kürtlerin elinden yiyeceksin..."
. . .
Bu Site Deneme Aşamasındadır.
Grubumuzla İngilizce iletişim kuracak ve bu siteye Türkçe içerik hazırlayacak Gönüllü Editörler aranmaktadır.
'a E-Posta Gönderin
Veya: BURAYA TIKLAYARAK Mesaj Gönderin
Labels: Çok Kültürlülük
Labels: Çok Kültürlülük

Arapgir, Maraş, Malatya, Van... Anadolu'nun bu şehirleri Ermenistan'ın başkenti Erivan'a bağlı yerleşim birimleriyle adaş. Acılarla dolu iki farklı coğrafyanın ortak hikâyesini anlatan 'Nor Anadolu' belgeseli, bu hafta gösterimde. Belgeseli yönetmen Burag Peksezer'den dinledik
ALPBUĞRA BAHADIR GÜLTEKİN
Çıkarılan tehcir kanunuyla Osmanlı topraklarından göç etmek zorunda bırakılan Ermenilerin gittikleri yerlerde kurmuş olduğu şehirler, uzun yıllar önce terketmek mecburiyetinde kaldıkları Anadolu’dan ve Anadolu kültüründen izler taşıyor. Sadece şehir isimleri ile sınırlı olmayan bu benzerlikler, birlikte yaşamış olmanın yaratmış olduğu etkileşim ile günümüze kadar ulaşan hatıralar aynı zamanda. Bu benzerlikleri yansıtarak kültürel ilişkileri geliştirmek ve Türkiye ile Ermenistan arasında diyalog kurmak amacıyla GPOT ve Canfilm ile Internews Armenia işbirliğinde gerçekleşen bir proje kapsamında, Türkiye’den giden altı yönetmen Ermenistan’da altı farklı belgesel çekti.
Yönetmen Burag Peksezer, Erivan’daki semtlerin Anadolu’daki yerleşim yerleriyle aynı ismi taşıyışını, zorunlu göçün getirmiş olduğu travmaları ve yaşanmış ortak acıları beyaz perdeye yansıtan kişi. Bir İstanbul Ermenisi olan Peksezer önce Erivan’da bulunan ve Anadolu’dan gelenler tarafından kurulan yerleşim yerlerini sayıyor ve ekliyor: “Bunlar, bir umutla kurulmuş şehirler değil. New York’u kuran insanlar, hayallerindeki cenneti bulmak için oraya gidiyor. Bu insanlar ise Anadolu’yu terk ettiklerinde arkalarında bir cenneti bıraktıklarını bilerek kuruyorlar bu semtleri, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilerek... İstedikleri tek şey, bir daha geri dönemeyecekleri topraklardan kalma ufak bir hatırayı anımsayabilmek.”
Peksezer’in Nor Anadolu (Yeni Anadolu) adını verdiği belgeselde üç farklı karakter ve üç farklı hikâye var. İlk sahnesi panoramik bir Erivan görüntüsüyle başlayan film, Ağrı dağının heybetini içimize işliyor. Hemen ardından, göçten sonra Erivan’a yerleşen Ermenilerin örgütlenmesini ve birbiriyle olan irtibatın kopmamasını sağlamış olan cemiyetler ön plana çıkıyor. Malatya, Maraş, Antep cemiyetleri ilk bakışta göze çarpanlardan.
Antepli bir lahmacuncu
Peksezer ilk karakter olarak Antep Ermenisi bir lahmacuncuyu seçmiş. Dedesinden öğrendiği tarifle lahmacun yapan ve ana dili gibi Türkçe konuşan Sarkis amcanın Antep şivesi gülümsetiyor. Sovyetler döneminde milliyetçiliğe yönelik izler taşıdığı gerekçesiyle lahmacun yapmak yasak olduğundan, bu tarif aile sırrı olarak yadigar kalıyor Sarkis amcaya. Ermenistan’ın bağımsızlığını ilan ettikten sonra ilk iş olarak Gaziantep’e gelmiş ve oradaki lahmacuncularla görüşmüş. Kendi tarifini oradakilerle karşılaştırdığını, birbirine çok benzediğini söylüyor. Antep’te hâlâ görüştüğü arkadaşları olduğunu,memleketine sık sık gittiğini anlatıyor.
Bu kahvenin 100 yıllık hatırı var
Bir sonraki hikaye için Erivan’ın öbür ucuna, Arapgir’e geçiyor Peksezer. 130 bin nüfuslu Arapgir göçmenler tarafından kurulan ilk yerleşim birimi. Belgeselin karakterlerinden birisini de bu ilçe ve orada yaşayan Kirkor amcanın hikâyesi oluşturuyor. Anlattığına göre Arapgirliler kahveye çok düşkünmüş ve sürekli Türk kahvesi tüketirlermiş. Göç etmek zorunda kaldıklarında da yanına aldıkları tek şey mücevherleri değil, eski kahve takımının bulunduğu ufak sandukaymış.
100 yaşındaki bir kahve değirmeniyle öğütüyor kahve çekirdeğini, fincanının Anadolu koktuğuna inanıyor. Kirkor amcanın anlattıkları öyküler, “Yeter, yeter bu hasretlik artık yeter, tasamı gamımı bilsen Arapgir” türküsünü anımsatıyor.
Belgeselin son kısmını Erivan’ın birkaç kilometre dışında kurulmuş bir yerleşim birimi olan Musadağ oluşturuyor. Adından da anlaşılacağı üzere Hatay Musadağ’dan göç etmiş kişiler tarafından kurulmuş ve kendisiyle aynı kaderi paylaşan diğer semtlerden farklı olarak, Musadağ’da ikinci nesil Anadolu göçmenleri yaşıyor.
Hatay’ın Türkiye’ye katılması üzerine 1939 yılında köylerini terkeden Ermeniler, Sovyet yönetimi altındaki Ermenistan’a ulaşarak buraya yerleşiyorlar. İkinci nesil olmalarından dolayı acıları nispeten daha taze ve birçoğunun annesi veya babası Hatay doğumlu.
1970’li yıllarda kaçak yollardan Türkiye’ye girerek Hatay’a ulaşıyor. Çocukluğunun geçtiği yere, hayatına ve hayallerine yön veren Musadağ’a tırmanıyor ve oradan almış olduğu bir çuval toprağı, aynı şekilde kaçak yollardan Sovyet Ermenistan’ına sokuyor. 24 yıl boyunca tavan arasında özenle saklanan ve aile içerisinde bir sır olarak tutulan bu çuval, ancak 1991 yılında, Ermenistan bağımsızlığını ilan ettiği vakit gün yüzüne çıkma fırsatı buluyor. Hatay Musadağ’ın tepesinde bir zamanlar var olan anıtın Ermenistan’daki bir benzerinin yanına dökülüyor Türkiye’den gelen o toprak.
‘Anadolu hac yeri gibi’
Uzun yıllar önce memleketini terketmek zorunda kalanların yaşamış olduğu acılar ve travmaları beyazperdeye yansıtan Burag Peksezer, günümüzde birçok Ermeni’nin atalarının yaşadığı toprakları görmek için Anadolu’ya geldiğini, Anadolu’yu ziyaret etmenin neredeyse hac vazifesi olarak görüldüğünü söylüyor.
Sanılanın aksine, 24 Nisan anmalarında intikam ve kin duygusunun yer almadığını, sadece memlekete, Anadolu’ya olan özlemin var olduğunu anlatıyor. Yönetmen Peksezer Nor Anadolu’da, hiç görmediği bir yeri özleyen insanların hikayesini anlatıyor.
Yorumlar
flexi34
27/7/2011
Belgeseli izlemeden!
Belgeseli izlemeden yapilan yorumlar cok sasirtici. Ve bu dusuncelerler baris zor gibi gorunuyor. Bu benim izleyecegim ilk belgesel olmayacak Ermenilerle ilgili. Istanbul Belgesel Sinemacilar Birligi`nin Osmanli Bankasi muzesinde sergilerdikleri bircok belgesel ve soylesi dinledim. Tehcir`den sonra da aslinca tehcirìn hala devam ettgini ogrendim. istan bul`da Ermenilerin cogunlugunu olusturdugu mahallelerde ermeni nufusun azaltilmasi icin hala bir baski olustugunu dusunuyorum.
saberbk
25/7/2011
YANIT
NİKBİNLİKS adlı yorumcu arkadaşıminsanlık ve tarihi ile ilgili yorumlarınıza katılmamak mümkün değil..Doğruluyorum.Ancak hakkımdakilerine katılamayacağım doğal olarak.Aslında burada detaylı yazamadığımız için kısa açıkladım ve tam anlaşılamadı. 1.Kastettğim yer Muş ilidir ve elbetteki Botan denilen yer içinde değildir.Botanın yarısını yürüyerek dolaştım ki elbette bir j.sb.olarak bilmemem mümkün değilyoksa inanılmaz bir hata olurdu gerçekten..!.Çok da bot parçaladım dağlarında. 2.Dilimde bir hata yok ne yazdığımı dikkatle yazdım.. 3.MAKUS TALİHİ ni evet kötüye gidiş anlamında kullandımbunu da yıllarca o bölgede çalışırken fark ettim.Keşke yaşanmasaymış ama tarihi değiştiremeyiz..Sizede oraları gezip görmenizi öğütlerim eger görmediyseniz.. 4.Tarih bilgim konusundaki önerinize teşekkür ederim ama katılamayacağım..Heredot Tarihi kitabını 125 yaşımda okumuştum..!.Anadolu işte..Yinede elbetteki okumaya ihtiyacım vardır diye düşünüyorum. 5.Tartışmalar seviyesizleşirse sakatlaşırböyle bir şeye bende girmem yine size katılıyorum.Yorumlarınızı izlerim arkadaşsaygılarımla..
nikbinliks
25/7/2011
GERÇEKLER VE UYDURMALAR !
şimdi öncelikle subay arkadaşımıza şunu söylemek isterim.MAKUS TALİH İN DEĞİŞMESİ iyi bir şeydir ama siz kötü anlam da kullanmak istemişsiniz sanırım.bir subay için ciddi bir dil hatasıdır.olmamış. BOTAN TÜRKİYE topraklarında bir bölgedir.bunu da bir subay olarak bilmemek inanılmaz bir hatadır.kürtlerin nerden geldiği falan gibi bir arayışta isen bi kaç tarih kitabı oku. bi yerden gelmediklerini zaten burda olduklarını görürsün aynen ermeniler gibi.gerçi böyle yersiz anlamsız sakat bir tartışmaya girmek istemiyorum ama yazmış bulundum bir kere.bunlardan vazgeçin artık terör insanlıkla beraber doğmuştur.insanın olduğu heryerde şiddet.terör.tecavüz yağma.çapul.kitlesel öldürme.soykırım v.s tarih boyunca olmuştur.bundan sonrada malesef olacaktır.bu insanlığın belasıdır.insanlık tarihi kan tarihidir aslında bunun kürtlerle.türklerle ermenilerle.ilgisi yok genel insan fıtratı maalesef böyledir.ha biz ne yapabiliriz şiddeti lanetleyip.taleplerimizi demokratik yollardan dile getirmeliyiz. yok kürtler şurda gelmiş yok ermeniler şöyleymiş v.s lerle bi yere varılamamıstır.bunlardan vazgeçilmesi dileğiyle...
palenke
25/7/2011
BES MILLET !
türklerkürtleraraplarermeniler ve yunanilar bin yillik birlikteligi olan milletlerdir ve birbiriyle barismalarinin zamani gelmistir.
celalatalay
25/7/2011
Sevgili Bahadıra
Sunni bir ailenin çocuğuyum. Bu söylenenler Sunni devletin ufak yalanlarından. Tıpkı gençliğimde bana anlatılan mum söndü yalanları gibi. Ayrıca insanları etnik kökenleri ve inançları nedeniyle kategorize etmek geçtiğimiz yy. ait bir düşünce.
Radikal.com.tr
Labels: Çok Kültürlülük, Ermenistan - Gezi

Erhan Arık'ın bir rüyasından esinlenerek oluşturduğu 'Horovel' sergisi Tütün Deposu'nda. Arık altı ay boyunca Ermenistan-Türkiye sınırındaki köyleri gezip fotoğraflarını çekti ve öfkenin iki taraftaki hikayelerini topladı
Sergiyle ilgili, bir rüyadan bahsediyorsunuz. Bu nasıl bir rüya?
Ardahanlıyım ben, orada doğdum. Doğduğum köy bir Ermeni köyü, doğduğum ev de bir Ermeni evi. Rüyam bu evle ilgili. Ermenilerden kalan bu evin bir parçasını biz ahır olarak kullanıyoruz, orada bir de ocak var. Rüyamdaki kişi ocakla ilgili sorular soruyordu. “Benim ailem burada yaşıyordu, eşim burada yemek pişiriyordu, sen burayı ahır olarak kullanıyorsun, bunu senin vicdanın nasıl kaldırıyor” diye soruyordu. Bu rüyadan çok etkilendim. Bu rüyayı görene kadar Ermeni meselesine uzak bir insan zaten değildim. Dolayısıyla uzak olmadığım bir mesele olduğunu düşünüyordum, ta ki bu rüyayı görene kadar.
Bu rüya aslında bende bu meselenin özüne çok dokunmadığımı fark ettirdi. Bu ülkede böyle bir sorun var derken, onlara ait bir hatıranın yok edilmiş olmasına karşın rahatsızlık duymamıştım. Çok keskin kararlarla yola çıkmaya karar verdim. Aileyi, toplumu, her şeyi bir kenara bırakıp, sınırın iki taraftaki insanları dinlemeye karar verdim.
Horovel ismi nereden geldi?
Projenin başlangıç noktası bu isim. Agos Gazetesi’ne gittim, Pakat ağabeyle konuşuyordum. Rüyamı ve projemi anlattığımda yoğun bir sohbete giriştik. Bana “Horovel nedir bilir misin?” dedi. “Senin baban çiftçi değil mi, ona sor Horovel nedir?” dedi. Horovel’de bir şey olduğunu anladım, heyecanlandım. Babama sorunca, “Sen küçükken çalışırken kısa kısa dörtlükler okurduk hatırladın mı, onlara Horovel denir” dedi.
Hangi dilde diye sorunca, “Eski Türkçe” yanıtını aldım. Bu cümle sonuna kadar sorgulamam gerektiğine dair inancımı pekiştirdi. Ermenilerin belleğine dair bir hikaye bu, onların geleneği aslında. Başlangıçtaki bu bellek farklılığı benim sonuna kadar gitmem gerektiğini gösterdi. Sahada altı ay çekimler yaptım. Hem Türkiye’de hem Ermenistan’da.
Bu meseleye İstanbul’dan bakmak daha rahat. Anadolu’ysa yaşananların izlerini hâlâ taşıyor. İnsanların tepkisinden çekinmediniz mi?
Tepkileri üçe bölmek gerekiyor. Türkiye tarafında sınır köylerinin bir kısmında Kürtler, bir kısmında Azeriler var. Kürtler bir zamanlar Ermenilerle yaşamış. Azeriler onlardan boşaltılan köylerde yaşıyor. Azeri köylerine gittiğinizde duaya başlar gibi konuşmaya başlıyorlar. İsmini geçirmen bile oradaki meşruiyetinle ilgili bir soru işareti oluşturuyor. Askeri bölgelerde bunu konuşmak da çok sıkıntılı. Akbaş Gölü var arada. Gölün bir tarafında Azeriler, bir tarafında Ermeniler yaşıyor.
Bir balıkçıyla konuştum. “Hiç karşılaşıyor musunuz”deyince, her gün yan yana geliyoruz dedi. Aranızda çok da fazla sınır yokmuş dedim, “Olur mu onlar dedelerimizi öldürdü, katiller” dedi. Yürütülen bir siyasal hayat var, toplum da bunun bir parçası. Bu acıyı yaşatan her kimse orada ortaya çıkıyor. Belleği, hikayeyi daha çok Kürt köylerinde bulabiliyorsunuz.
Ermenistan’da durum nasıl?
Orada, “Karşıma otur, hikayemi gözlerinin içerisine bakarak anlatmak istiyorum” diyorlar. Türkiye’de bir nefretin politik olarak var olduğunu söyleyebilirim, aslında daha çok yok sayma; Ermenistan içinse, kızgınlık geçerli. İki toplum için de nefret demek çok doğru değil. Emeniler hikayelerini Türklere anlatmak istiyor. Bir röportaja Agos aracılığıyla gittim.
Türkiye’den bir Ermeni geldi sandılar. Oturtacak yer bulamadılar, 15 dakika sonra benim Türk olduğumu öğrendiler. O zaman “Burada senin için bir masa var, bu masa senin için hazırlandı, yemeği yiyelim ondan sonra evi terk et” dedi. Bu çok ağır bir şey. Beni masadan yok saymadı ama diyalog bitti. İkimiz de bir anda kırıldık. Bir başka evde, “O ocakta kaç tane Ermeni yakıldı, biliyorsun değil mi?” dedi. Ondan sonra sohbet devam ederken, evde bulunan anne konuyu kapatmak için önümüze tatlı tabağı sürdü.
Aileniz bu çalışmayı duyunca nasıl karşıladı?
Babam bunu yapmaya karar verdiğim zaman uzun bir süre benim oraya şarkı dinlemeye, yemek incelemeye gittiğimi düşünüyordu. Benim politik bir şey yaptığımı düşünmek istemedi. Devamını sormak istemedi. Sergiye gelip yapılan işleri gördüğü zaman onun da gözleri doldu. İlk başta bir yok sayma oldu. İş ciddiye binmeye başladığı zaman “Erhan iyi çocuk yanlış bir şey yapmaz” diye düşündü. Başkası yapsaydı aynı işi küfrederdi ama.
Fakat bir yakınım, “İhanet ediyorsan bu coğrafyaya, bu eve gelme” dedi. Devlet nasıl yok sayıyorsa, aile de öyle. Çok üstün körü bilgilere sahipler. Gelenler kimler? Kimler gittiler? Geçen yaz bir grup gelmiş, babamlarla konuşup şakalaşmışlar hatta. Birisi “Şu taşı alıp götürebilir miyim?” diye sorunca, “O da bize kalsın” diye yanıt vermiş köylüler. Kadın da “Size daha neyimizi bırakalım?” diye sormuş şakayla karışık.
İki sınırla konuştuktan sonra 24 Nisan’ı nasıl tanımlarsınız?
Dünyanın çok rasyonelleştiğini düşünüyorum. Bu rasyonelleşmenin etrafında da dünyada çok fazla şeyin meşrulaştırıldığını düşünüyorum. Benim için bir Ermeni’nin ölmesiyle bin Ermeninin ölmesinde fark yok. 24 Nisan benim için, “Bu toplum neden bu coğrafyada değil artık” sorusunun sorulduğu gün olmalıdır.
Bu sergiden insanlara ne kalır?
Bu sergiden insanlara Ermenilerin ağızından çıkan hikayelerin bir Türk’ün de ağızından çıkmasının soru işareti kalır. Sergide bir video var, onun üzerinden cevap vereyim. 1915’te sağ kalan bir kadının hikayesi var. 1920’de Ermenistan’a gidebilmiş. Çok uzun bir acıyı anlatıyor, sonra da, “Çok uzun anlatmak istiyorum ama hatırlayamıyorum, sen Türkiye’ye döndüğünde oradaki insanlara bir Ermeni kadından selam söyle, sonra yine gel” diyor. Bu sergi, o Ermeni kadının selamı. Yüzleşmeye ihtiyacımız olduğunu gösteren bir sergi.
Tütün Deposu’ndaki ‘Harovel’ sergisi 5 Haziran’a kadar açık. Sergi, Global Dialog ve Anadolu Kültür tarafından destekleniyor
Yorumlar
miskin2
10/5/2011
bir ermeni kadinin selamini getirdim,
bir zamanlar dost ve kardes olarak bu ülkede yasamis iki millet kiskirtmalar sonucu birbirlerine düserler ve karsilikli birbirini yerler .önemli olan nedenini tarihcilerin adil hukuksal olarak arastirip tartisip bir sonuca varmalari,sunu kesinlikle söyleyim ki yine o zihniyet sahnede bu sefer de dogu ve güney dogu anadolu üzerinde oyun oynuyor o zamanlar ermenilerle türkler simdi ise türklerle kürtler peki ne cikar ve kazanc var bunda bence hic bir kazanc olmayacak kaybetmelerde cabasiasirlardir ic ice yasamis akraba dost olmus iki toplum birbirine düsman ediliyor neden?dogu ve güney doguda feodalizmi toprak agaligini ve en basta da cehaleti yikmadiktan sonra ülkenin geri kalan yerlerinde cehaleti yikmadiktan sonra hosgörüyü kabullenmedikten sonra sevgiyi saygiyi paylasmadiktan sonra ve her iki taraf icin de olumsuzluklar bitmeyecektir.kimse kimseyi kandirmasin türkelr kürtlere kürtlerde türklere eskisinden daha cok ihtiyac duyacaklari bir zaman dilimi icine girmislerdir.siyasetciler kin nefret nifak tohumlari ekeceklerine sevgi saygi dostluk insani düsünceler verebilseler bu ülke modern refah ve ileri ülkeler düzeyine cikacagindan hic kimsenin süphesinin olmamasi temennisiyle,akilli ve sogukkanli olmak her zaman kazandirir,firsatcilik ise her zaman kaybettirir,tarih ve günümüzdeki olaylar bizler icin birer ders olmalidir gelecegimiz icin tüyü bitmemis masum ve yetimlerin gelecegi bizlerin ellerinde yesermesi gerekir,geriye enkaz aci nefret kin birakmak bizleri yüceltmez onurlandirmaz bilakis ,gelecek baharlarimizi kisa cevirmeyelim buna hic kimsenin hakki yoktur.
hassanefendi
10/5/2011
onbin yıldır o topraklarda yaşayan insanlar aynı insandır..
Bu coğrafyada yaşayan insanlarlara Türk,Kürt,Ermeni demişiz ama orada oturan, o toprağın doğurduğu insan onbin yıldır aynı insandı. Ta 1900'lerin başına kadar..
kudra71
10/5/2011
Acıysa karşılıklı...
Asla ırkçı bir insan olmadım. Acılarını anlamaya çalışıyorum çünkü anlıyorum demek haksızlık olur o şartları.. Hiçkimse yurdundan, toprağından ayrılmak zorunda bırakılamaz. Fakat diğer yandan da zaman zaman şu hikayeleri duyarak büyüdüm. Ailem Erzurum-Kars tarafından ben bilmem oraları. 90 yaşındaki teyzelerimden dinlediğim, en az onların ki kadar acıklı ve dokunaklı. Toplu olarak ahıra sokulup yakılan, ermenilerden kaçarken yeni doğmuş cocuğunu bile koruyamayan, vaz geçmek zorunda kalan kadınlar, annesinin gözü önünde öldürülen gençler vs vs.. ve yıllardır bulunan türk toplu mezarları..peki bunlar bir hiç mi.. neden bunların hepsini yok sayıp sadece onları madur sayıyorsunuz. Acıysa her iki tarafta da yaşandı, neden onlar da biraz iğneyi kendilerine batırmıyorlar. O zaman belki daha iyi anlayabilir herkes herkesi
ErA
10/5/2011
Evet hedef "İnsanlık Köprüsü"
Meersalz arkadaşımıza katılıyorum. İki halkın binlerce yıllık dostluğu ve varlığını kıskananlar, bir sarılmaya bile tahammül edemeyenler "İnsanlık Anıtı"nı yıktılar ama bu yürekler yenilmemeli. "İnsanlık Köprüsü" istiyoruz!
Meersalz
10/5/2011
Gerçek
Dirbaz, yorumunuz beni duygulandırdı. Çok beğendim. Ne zaman gerçekleri kabul edebileceğiz?! Azınlıkları korumak her bireyin görevidir. Ah benim de çılgın projem var. Ermenistan sınırında İnsanlık Köprüsü istiyorum!
DIRBAZ
10/5/2011
..Soluğu Olan Gölgesiz Kimselere......
Tarihimizin hiçbir sayfasında geçmeyen o kimseler....ah o bir türlü varlığına inanmak istemediğimiz Ermeniler...onlar..onların varlığı yüksek dağların çevrelediği derin vadilerde gizlidir.Sivri uçları göğü delecek kadar yüksek dağların keskin uçurumlarında..feryatları göğü yırtacak kadar çaresiz ve yoksul..onlar yok işte..varlıkları haram,varlıkları yasak ve günah,ölmek için yaratıldıklarına inandığımız o Ermeniler! İşte onların tarihi,onların sessiz soluğu oralarda gizlidir.Bir yaşlının buruşuk dudaklarından dökülen ürkek sözcüklerde,ölüm mağaralarında..onların hikayesi bizim bilmek istemediğimiz karanlık ve kuytu yerlerde gizlidir.
Radikal.com.tr
Labels: Çok Kültürlülük

Bin yıllık birliktelikten sonra yüz yıllık ayrılığa düşen Türk ve Ermeni toplumlarının yeni dönemde atacağı adımlar bölge ve dünya siyasetindeki pek çok sorunun çözümü için örnek teşkil edecek durumdadır. Siyasilerin yıllardır çözüme kavuşturamadığı Ermeni sorununu anlamak için iki ülke ilişkileriyle ilgili tanımlamaların doğru yapılması gerekmektedir. İkili ilişkileri anlayabilmek için, siyasi ve halklar tabanında belirli ayrımların yapılmasına ihtiyacımız vardır.
İlk olarak; inişleri ve çıkışlarıyla bin yıllık bir birlikteliği içeren Erken Dönem Türk-Ermeni İlişkileri, ikinci olarak; 1915 uçurumunu da içeren ve yüz yıllık bir ayrılığı kapsayan Yakın Dönem Türk-Ermeni İlişkileri ve son olarak; Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra başlayan ve yirmi yıllık bir süreyi kapsayan Türkiye – Ermenistan İlişkileri.
Erken dönem Türk-Ermeni İlişkileri, Türklerin Anadolu’ya girişinde yardımcı olan Ermenilerin Bizans baskısına karşı Türkleri desteklemesiyle başlar. Selçuklu Devleti saflarında Bizans’a karşı savaşan Ermeniler, Anadolu’da kurulan yeni yönetim sistemiyle kendilerini rahat ifade edebilecekleri bir ortama kavuşmuştur. Ermenilerin sanatkar ve zanaatkar bir millet olduklarını ele aldığımızda, özellikle Selçuklu döneminde Anadolu’daki mimari eserlerde Ermenilerin pek çok katkısını ve Türk mimarisine olan etkilerini gözlemleyebiliriz. Diyebiliriz ki Anadolu’daki Ermeni krallıkları döneminin ardından, Ermeni varlığı oldukça uzun bir aradan sonra ilk defa Türklerin yardımıyla bölgede varlık göstermeye başlamıştır. Selçuklu hakimiyeti müddetince süren hür yaşayışları Osmanlı Devleti zamanında da devam etmiş, özellikle Fatih Sultan Mehmet’in kendilerine verdiği hak ve özgürlükler sayesinde dini otoritelerini de sağlamlaştırmışlardır. 1461 yılında II. Mehmet Bursa Piskoposu Hovhakim’i başkente davet etmiş ve Ermeni patrikliğinin kurulmasına izin vermiştir.
II. Mehmet’in bu stratejik adımı yüzyıllar sonra Rusya tarafından Osmanlı’nın zayıflatılması için kullanılacaktı. Nitekim Ermeni ve Slav meseleleri “sıcak denizlere inme” politikası güden Rusya’nın en önemli emperyal etki aracı olmuştur. Deli Petro’dan itibaren güney hakimiyet sahası politikaları, bu bölgelerde bulunan etnik ve dini unsurların bağımsızlığa teşvik edilmesi ve Rus hamiliği 19. yüzyılın değişen dünya sisteminde Osmanlı Devleti için yıkıcı etkiler oluşturmuştur. Rusya’nın Kafkasya ve Balkan bölgelerindeki menfaatini tesis etme çabaları ve Batı’dan yayılan milliyetçilik rüzgarı Ermeni toplumunu da etkilemiş ve çeşitli bağımsızlıkçı örgütlerin oluşmasını sağlamıştır.
Bunlardan en önemlileri olan Hınçak ve Taşnak örgütleri 1878 yılında Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonraki buhranlı dönemde kurulmuş ve eylemlerini Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürdürmüştür.
YAKIN DÖNEM İLİŞKİLER VE 1915 UÇURUMU
Yakın dönem Türk-Ermeni ilişkilerini başlatabileceğimiz tarih olan 1908, Osmanlı Devleti bünyesindeki farklı unsurların aynı meclis çatısında temsil edilmesini sağlayan II. Meşrutiyet’in ilan edildiği tarihtir. 1908’e kadarki süreçte gerek Jön Türk kurmayları gerekse İttihat ve Terakki Cemiyeti, Ermeni örgütlere yumuşak davranmıştır. Meşrutiyet’in ilanına doğru, Ermeni örgütlerin farklı beklenti ve talepleri Taşnakları İttihatçılara, Hınçakları ise Ahrarcılara yakınlaştırmıştır. Ortak ideal olan anayasanın yürürlüğe koyulmasının gerçekleşmesinden sonraki süreçte, İttihatçılar ülkede herhangi bir bağımsızlık girişiminin oluşmaması için azınlık örgütlere tavırlarını değiştirmiştir. Osmanlılık vurgusuna önem veren İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden Cemal Paşa’nın o döneme ilişkin olarak Ermenilerle ilgili düşünceleri yönetim ile örgütler arasındaki bağı da açıkça ifade etmektedir : “Biz Ermenileri Rum ve Bulgarlardan daha çok severiz. Çünkü onlar bu iki milletten daha mert ve daha kahramandırlar. İki yüzlülük bilmezler. Dostluklarında sadık , düşmanlıklarında metindirler. Biz Ermeniler ile Türkler arasındaki düşmanlığın başlıca sebebinin Rusya siyaseti olduğu inancındayız.”
31 Mart ayaklanmasını bastırmak için İstanbul’a giren Hareket Ordusu, Ermeni cemaatini de ziyaret etmiş ve Enver Paşa Ermenilerin ayaklanmacılara karşı durmasını kastederek “Yaşasın Taşnaksutyun Cemiyeti!” diyerek Ermenileri tebrik etmiştir : “Ezelden beri hepimiz kardeşiz. Artık Bulgar, Ermeni, Rum, Romen, Yahudi, Türk yok. Bu mavi gökyüzü altında hepimiz eşitiz. Biz Osmanlı olmaktan gururluyuz.”
Meşrutiyet’in oluşturduğu güven ve kardeşlik havası, içeride ve dışarıda imparatorluğun sorunlarını çözeceği inancını kuvvetlendirmiştir. Anayasal sistemle azınlık sorunları başta olmak üzere devlete uzun zamandır engel teşkil eden sorunların Osmanlı Devleti’ni güçlendireceği ve dünya genelindeki Avrupa sömürgelerinde olumsuz etki oluşturacağı endişesi özellikle İngiltere’nin azınlıklara müdahil olmasını hızlandırmıştır. Türk-Ermeni toplumlarının kopuş sürecinin başlangıcı olan 1909 Adana olayları, İstanbul’un 31 Mart ile çalkalanmasını müteakiben yabancı papazlar tarafından başlatılmış, Müslüman ve Ermeni topluluklara silah satışı gerçekleştirilmiştir. İki tarafı birbirine kırdırma politikası Adana’da başarılı olmuş ve hatta Osmanlı’ya bağlı Ermeni bürokratlar dahi ayrılıkçı örgütler tarafından tehdit edilmişlerdir. Bunlardan en önemlisi, 1913’te İttihatçı Ermeni Van Belediye Başkanı Bedros Kapamacıyan bu örgütler tarafından öldürülmüştür. 1909’dan itibaren alevlenen Ermeni meselesi, Rusya’nın Ermenileri maşa olarak kullanmasının önünü açmıştır. 1914 yılında Erzurum’da gerçekleştirilen Taşnak Kongresi’nde, Ermenilerin hangi devlet safında yer alacağı tartışılmış, sonuç olarak Osmanlı Devleti kararı alınsa da Andranik Ozanyan gibi isimlerin etkisiyle Rusya’dan yana karar çıkmıştır. Bu tarihten sonra Osmanlı yönetimi Ermeni toplumunun Anadolu’da isyan amaçlı olarak kullanılması ve savaşta Osmanlı aleyhine gidişatın oluşmaması için Ermeni toplumunun geçici süreyle güneyde iskan edilmesine karar vermiştir. 1915 yılında çıkarılan Sevk ve İskan Kanunu’na göre Ermeni toplumu savaş bölgesinde tehlike altında bırakılmayacak, savaş bitiminde geri dönmek üzere güneye sevk edilecektir. Kanunun uygulanışı sırasında pek çok aşiretin saldırısına maruz kalan ve hastalıklarla boğuşan Ermenilerde büyük oranda kayıp yaşanmıştır. Cemal Paşa’nın Araplar nezdinde kötü algılanışının bir sebebi de, kendisinin Ermeni toplumunu Arap çete ve aşiretlerine karşı korumasıydı. Ermenilere saldıran pek çok Arap lideri idam ettiren Cemal Paşa, Ermenilerin korunması amacıyla okul ve hastane yaptırmaya kadar pek çok faaliyetin öncülüğünü yapmıştır.
Osmanlı Devleti’nin savaşı kaybetmesiyle Ermenilerin geri dönüşü de akamete uğramış ve galip devletler bu sorunu soykırım girişimi olarak dünyaya duyurmuşlardır. 1918’de Ermeniler önce Transkafkasya Demokratik Cumhuriyeti, ardından ise Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ile bağımsızlık girişimlerinde bulunmuşlar ancak bu başarısız girişimlerden sonra 1920 yılında Kızıl Ordu’nun Erivan’a girmesiyle Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurularak Sovyetler Birliği himayesinde yaşamaya başlamışlardır.
Sovyetler Birliği döneminde Türkiye’ye bakış açısı sınırlı olan Ermenistan’ın soykırım algısı genel olarak edebi eserlerle kendisini göstermiştir. Ayrıca 1915’in ellinci yılı olan 1965’te Sovyet yönetiminin desteği ile Erivan’da Tsitsernakaberd (Kırlangıç Yuvası) adındaki soykırım anıtı inşa edilmiştir. Aynı dönemde diğer ülkelerde yaşayan Ermenilerin diaspora örgütlenmesi hız kazanmış, dünya kamuoyunda Türkiye aleyhtarı faaliyetlere başlamışlardır. Bunlara ek olarak sol örgütler tarafından desteklenen ASALA da, Ermenilerin eski yurtlarına dönüşü temasıyla Türk diplomatlarına yönelik terör faaliyetlerinde bulunmuştur
YENİ DÜNYA DÜZENİNDE ERMENİSTAN’IN YERİ
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını ilan eden Ermenistan, yeni dönemde de Rusya etkisinden tam olarak kurtulamamış ve politikalarını buna göre belirlemiştir. Aynı zamanda Karabağ çatışmalarında da Rusya desteğini almıştır. Dış politika konsepti 3+2, yani Rusya, Türkiye ve İran ile uzak çevre, Azerbaycan ve Gürcistan ile yakın çevre ilişkileri olan Ermenistan, bu konsepti 2000’li yıllara kadar içteki ve dıştaki baskılardan dolayı hayata geçiremez. FIFA 2010 Dünya Kupası eleme maçlarında aynı grupta yer alan Türkiye ve Ermenistan milli takımlarının Erivan’da gerçekleştirilen buluşması iki ülke ilişkileri açısından da yeni bir dönemin başlangıcı olur. Futbol diplomasisinden bir yıl sonra gündeme gelen protokollerle iyileşme süreci devam eder. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “sıfır sorun, azami işbirliği” formülü dış politikada Ermenistan’la yakınlaşma sürecine girmede etki gösterir. Protokollerin ele alındığı 2009 yılı Ekim ayında Bursa’da gerçekleşen Türkiye-Ermenistan maçında yaşanan Azerbaycan bayrağı krizi Bakü yönetiminin tepkisine neden olur. Gerek Türkiye’de gerekse Ermenistan’da yaşanan siyasi tartışmalar sonucunda protokoller askıya alınır ve diyalog süreci “sessiz diplomasi” adıyla devam ettirilir.
İnişlerle ve çıkışlarla dolu bin yıllık birliktelikten sonra, yüz yıllık ayrılık bugünkü kopuk ilişkileri doğurmuştur. Bin yıllık Türk-Ermeni ilişkileri, sadece yirmi yıllık bir arka plana sahip olan devletlerarası dondurulmuş münasebetleriyle varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. İki tarafın makul şekilde ve dış müdahale olmadan diyalog tesis etmesiyle bin yıllık birlikteliğin sermayesi de kullanılabilir olacaktır.
Mehmet Fatih ÖZTARSU
http://www.fatihoztarsu.com
Ermenistan Aravot Gazetesi Yazarı
May 23rd, 2011
Labels: Çok Kültürlülük

Uzaklardan Mektuplar bölümünün yazarlarından Mehmet Fatih Öztaransu, Ermenistan'da yaşayan bir Türk olarak gözlemlerini aktardı.Araştırmacı ve TÜRTAB (Toplumbilimsel Araştırmacılar Birliği) kurucusu Mehmet Fatih Öztarsu, Bakü Kafkas Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun. Bakü’de bulunduğu dönemde düşünce kuruluşları ve medya organlarında Kafkasya’ya yönelik akademi, danışmanlık ve gazetecilik çalışmalarında bulunan Öztarsu, şu anda Yerevan’da yaşıyor ve bölgeye yönelik çalışmalarına devam ediyor.
Ermenistan’daki Aravot gazetesinde de yazarlık yapan Öztarsu, aynı zamanda ‘100 Soruda Karabağ Sorunu’ adlı kitabın ortak yazarı; ‘Ermenistan’da Bir Türk’ ve ‘Dağlık Karabağ Sorunu’na Minsk Grubu’nun Yaklaşımları’ adlı yeni kitapları da basım aşamasında.
• Ermenistan’a gitmeyi ne zaman ve niçin istedin?
Yeni bir fikir değil. Bakü’de bulunduğum zaman dilimi içerisinde Ermenistan’la ilgili çok çalışma yaptım. Bu ülkeyi de görmenin benim için farklı bir tecrübe olacağını düşünüyordum. İlk olarak geçtiğimiz yıl Ağustos ayında geldim. Çalıştığım düşünce kuruluşunda bazı uzman arkadaşların tavsiyesiyle Ermenistan’ı en kısa zamanda görmem gerektiğine karar verdim ve zaman kaybetmeden Erivan’a ilk adımımı attım...
• Neden Ermenice öğrenmeye karar verdin?
Ben üniversite eğitimimi Bakü’de aldım. Hem bölümümün Uluslararası İlişkiler olması nedeniyle hem de bölgede yıllarca yaşamanın verdiği bir tecrübeyle Ermenistan’la ilgili meselelere daha sağlam şekilde yaklaşmam gerektiği bilincindeyim. Azerbaycan’da da, Türkiye’de de çeşitli düşünce kuruluşlarında ve medya organlarında çalıştım. Kafkasya bölgesiyle ilgili araştırmalar yaptım, makaleler yazdım. Türkiye’de gerek Kafkasya gerek Ermenistan üzerine çalışan hiçbir uzman Ermenice bilmiyor. Bazı üniversitelerde Moskova’da Ermenice eğitimi alan birkaç hocayı biliyorum. Bunların dışında faal olarak Ermenice bilip bölge araştırması yapan kimse yok. Ben masa başı uzmanı olmak yerine, zahmetlerini de göze alarak bu dili öğrenmeye ve çalışmalarımı verimli kılmaya karar verdim.
• Ermenice sana göre zor bir dil mi?
Bence zor bir dil. Rusça eğitimi alırken Rusçanın kısmen zor olduğunu düşünmüştüm. Ancak Ermenice ondan daha zor geldi. Hem Ermenicenin klasik yapısının bugün dahi korunması hem de dildeki yabancı etkisinin çok az olması bu dili zor kılıyor. Yabancı kelimeler ağırlıkta olsa böyle düşünmezdim. Alfabesinden başlayarak dilin içeriğine hâkim olmak zorlu bir süreç.
• Ermenistan’a ilk geldiğinde neler hissettin?
İlk ziyaretimde Ankara’dan arkadaşım İsmail’le geldim. Kendisi de benim gibi Ermenistan’ı çok merak ediyordu. Gürcistan’dan Ermenistan’a girişte, çıkabilecek sorunlara dair her ihtimali kafamda kurmuştum. Bir sorun çıksa en azından gelmeyi denemiş olacaktık. Ancak böyle olmadı. Ermeni gümrük memuru Türkçe “hoş geldiniz” diyerek vize işimizi üç dört dakika içinde halletti. Aracımıza geçip Erivan’a doğru yol alırken bir Türk olarak farklılık hissediyor insan. Buranın köy, kasaba ve şehir yapısını yol boyunca içselleştirerek düşünmeye koyuldum. Sonuçta kafamdaki haritada Ermenistan karanlık bir bölgede yer almakta ve bu bölgeyi yine kendi kafamda aydınlatma çabasındaydım. Erivan’a girdiğimde şimdiye dek hakkında çokça çalışma yaptığım ancak bir türlü göremediğim ülkenin başkentine girmenin heyecanını yaşadım. Hiçbir sorun yaşamadan bu ülkeye gelmek ve serbestçe dolaşmak oldukça güzel bir duygu. İlk seyahatimde beni ilk etkileyen ülkenin mimarisi, ve insanların bize benzemesi oldu.
• Dil hocanla nasıl tanıştın? Aranızda hangi dilde konuşuyorsunuz?
Dil hocamla Ermenistan’da gerçekleştirilen Ani Diyalog programında tanıştım. Kendisi Erivan Devlet Üniversitesi Türkoloji bölümünden. Aramızda çoğunlukla Türkçe konuşuruz. Ben Ermeniceye yeni başladığımdan her şeyi Ermenice konuşmam imkânsız. Hem Türkçe konuşmamız kendisi için de güzel bir pratik imkânı sağlıyor.
• Ermenicede Türkçeye benzettiğin neler var?
Özellikle ağız yapısı bizim Doğu Anadolu ağzına benziyor. Ben Malatyalı olduğum için Doğu’nun ağız yapısına hâkimim. Bu konuda bir zorluk yaşamıyorum. Bundan başka, iki dilin ortak kelimeleri genellikle benzer yemek kültüründen doğmuş. Köfte, kavurma, sarma, tandır ve bulgur bunlardan başlıcaları. Tabii tarihe ve ortak geçmişe yönelik pek çok ortak kelime bulunuyor.
• Bir Türk olarak Ermenistan’da yaşamak kolay mı?
Yeni tanıştığım insanlar arasında benim ülkelerinde yaşamama şaşıranlar oluyor. Çalışmalarım medya ve akademi yönlü olduğu için bunun oldukça güzel bir karar olduğunu söylüyorlar. Türkiye hakkında, Malatya hakkında da çok sorular soruluyor. Ancak en çok sorulan sorular son dönem Türk dış politikası ile ilgili oluyor.
Bence öncelikle burada Türk imajının tam oturması gerekiyor. Buraya her türlü Türk tekstil ve inşaat malzemeleri geliyor. Üzerinde koskoca harflerle Türkçe isimler yazıyor. Ancak bu malı satan ve alan kişilerin Türklerle doğrudan bir teması olmamış. Türk denince akılda İranlı Müslümanlar gibi bir imaj şekilleniyor ya da siyasi propagandalarla şekillenen bir Türk geliyor akıllarına. Bunu değiştirmek için Türklerin Ermenistan’a daha çok gelmesi, halkla temas kurması ve ortak çalışmalar düzenlenmesi gerekiyor. Bir Türk olarak elbette kendimi herkese doğrudan ifade etmem zor. Zaman zaman bazı zorluklar yaşanıyor. Bu zorluklar da gündelik hayatla ilgili. Her milletin iletişimde olabileceği gruplar varken burada hiçbir Türk’ün bulunmaması bazen sıkıcı gelebiliyor. Gönül ister ki burada daha fazla genç arkadaşımız olsun ve Ermeni gençlerle daha çok ortak payda oluşturabilelim. Alanı sosyal bilimler olan her Türk için burada yapılması gereken çok çalışma var ve Ermeniler buna hazırlar.
• Ermenilerle ilk tanışman nasıl oldu? Memleketin Malatya’da Ermeniler var mıydı çocukluğunda?
İlk defa bir Ermeni ile üniversite yıllarımda tanıştım. Azerbaycan’da yaşayan pek çok Ermeni var. Ancak beni Ermenistan’ı görmeye teşvik eden arkadaşlarla internet üzerinden ortak çalışmalar vasıtasıyla tanıştım. En başta Erivan’ın nasıl bir şehir olduğunu, Ermeni insanının neleri merak ettiğini ve gündemde ne gibi konuların olduğunu soruyordum. Zaman içinde bu arkadaşların davetiyle Ermenistan’ı da yerinde tanımış oldum.
Malatya farklı bir yapıya sahip, kozmopolit bir memleket. Her türlü unsurun bulunduğu bu şehirde yıllarca barış içinde yaşanmış. Türk, Kürt, Ermeni, Zaza, Sünni ve Alevi yapıdaki bu şehirde kimse kimsenin ne olduğunu konuşmaz. Pek çok Kürt akrabam var. Ancak ben Kürt’ün etnik anlamda ne demek olduğunu ilkokulda öğrendim. Okuldaki resim dersi için el işi kağıdı almam gerekiyordu. Bakkal hangi renkten istediğimi sorunca ben “kırmızı” diye cevap verdim. Adam birdenbire “Ne o? Kürt müsün yoksa? Kürtler kırmızıyı sever” dedi gülümseyerek. Kendisi de Kürt olan bakkal sayesinde o yıllarda literatürüme bir kelime daha girmişti. Babamın, dedemin pek çok Ermeni esnaf arkadaşı varmış. Müslüman esnaf dedeme borç vermezken Ermeni Sarkis Usta zor zamanında dedeme destek çıkmış. Bu tür güzelliklerin yaşandığı bir yer Malatya ve bunu korumaya devam ediyor. Erivan’da da bir Malatya var. Yeni Malatya vaktiyle Malatya’dan göçen insanların bulunduğu bir yer. Buradaki Malatya’yı gezdim. Ancak bizim Malatya ile pek benzerliği bulunmuyor.
• Azerbaycan’da okudun… Orası nasıldı? Türklere bakışları nasıldı?
Azerbaycan güzel bir memleket. O güzelliğin kaynağı Bakü şehri. Her milletten insanın bulunduğu bu şehir bana çok şey kattı. Diyebilirim ki hayatıma yön veren çalışma sahasına bu şehirde yaşadıklarım ve gözlemlediklerim sayesinde girdim. Tabii Türk tarihi için de ayrı bir yeri vardır Bakü’nün. Kafkas İslam Ordusu’nun şehre giriş yılı olan 1918’den beri ortak bir kardeşlik paydası oluşturulmuş. Türk dizileri izlenir, Türk takımları takip edilir ve burada yaşayan Türkler de buranın yerlisiymiş gibi davranılır. Tabii her Sovyet ülkesinde olduğu gibi burada da eski Sovyet yapıları ve kültürü Türkler için yabancılık çekilecek bir ortam oluşturuyor. Ancak bugünün dünya düzeninde her şey gibi bu da zenginlik olarak kültürümüze katkıda bulunuyor.
• Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki benzerlikler ve farklılıklardan söz edebilir misin?
İki ülkenin en benzer tarafı Sovyet geçmişi. Binalar, Rusçanın devam eden varlığı ve yakın geçmişe dair hatıralar hep Sovyetler Birliği’yle ilgili. İki ülkenin bundan başka, Kafkasyalılık benzerliği de bulunuyor. İnsan profilinden bunu rahatlıkla çıkarabiliyoruz. Tabii Ermenistan’da Anadolu profili de ağır basmakta. Şehir yapısı bir toplumu etkileyen en önemli unsurlardan birisidir. Erivan ve Bakü’yü kıyasladığımızda şehir yapılarında çok büyük benzerlikler görüyoruz. Doğal olarak orada yaşayan halklar da aynı yaşam tarzıyla hayatlarını devam ettiriyorlar. Ayrıca iki ülkenin yaşlıları her söze “Sovyetler döneminde…” diye başlayarak bugünkü ekonomik vaziyetten duydukları memnuniyetsizliği dile getirirler.
• Daha ne kadar Ermenistan’da kalmayı planlıyorsun? Bundan sonraki planların neler?
Ermeniceyi ilerletene kadar kalmayı düşünüyorum. Bu süreç içerisinde de medya ve akademi çalışmalarımı devam ettiriyorum. Sonuçta bu ülkede Türk gözlemci olmak bir ayrıcalık. Buna ek olarak Ermenistan’ın prestijli gazetelerinden Aravot Gazetesi’nde bir Türk yazar olarak çalışmalarımı sürdürmekteyim. Bundan sonrasında ise Ermenistan’la ilgili daha verimli çalışmalar yapmak, bunu akademi ve medya camiasında daha etkin şekilde sürdürmek istiyorum. Hatta Türk edebiyatının zengin eserlerini Ermeniceye kazandırmayı da çok isterim. Aynı şekilde Ermeni edebiyatını Türkiye’ye taşımak bize çok şey katacaktır. Birbirimizi anlamamız için bizim bu girişimlerimizin önemli olduğunu düşünüyorum. Ermenice bilmeyen diplomat, uzman ve gazetecileri olan Türkiye’nin Ermenistan’ı anlamasını nasıl bekleyebiliriz?
Alin OZINIAN /Agos
Labels: Çok Kültürlülük, Ermenistan - Gezi
Armenian schools open doors to a different audience Vercihan Ziflioğlu
"Türk-Ermeni karma evliliklerden doğan ilk kuşak öğrenciler MEB'in yayımladığı genelgeyle artık İstanbul genelindeki toplam 18 Ermeni Okulu'nda eğitim alıyor. MEB'in yenilikleri sadece bunlarla sınırlı kalmadı 2011-2012 öğretim yılında Türkiye'de yaşayan Ermenistan uyruklu çocuklar da eğitim hakkından yararlanacak. Okul Müdürü Karekin Barsamyan 'Bu karar Türk-Ermeni halklarının diyaloguna katkı sağlayacak' dedi."
VERCİHAN ZİFLİOĞLU
ISTANBUL - HURRIYET DAILY NEW
Türk-Ermeni karma evliliklerindeki artış nedeniyle İstanbul’daki Ermeni azınlık okulları yeni bir sürecin eşiğinde. Karma evliliklerden doğan ilk jenerasyon öğrenciler İstanbul genelindeki toplam 18 Ermeni azınlık okulunda eğitim görüyor. Daha önceki yıllarda okul kayıtları sırasında anne ve babanın Ermeni Apostolik kilisesi mensubu olması şartı aranırken artık Milli Eğitim Bakanlığı tarafından geçtiğimiz yıl yayımlanan genelgeye göre anne ya da babadan birinin bu şartı taşıması yeterli olacak. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan genelgedeki değişiklikler sadece karma evliliklerden doğan çocuklarla sınırlı kalmayacak, 1988 yılından bu yana kaçak yollarla çalışmak amacıyla ülkeye giren Ermenistanlı ailelerin çocuklarının da eğitim alabilmesi için yeşil ışık yandı. 2011-2012 öğretim yılında oturma ve çalışma hakkına sahip olan Ermenistanlıların çocukları da Ermeni azınlık okullarında okuma şansına sahip olacak. Hurriyet Daily News and Economic Review yeni gelişmelerle ilgili Nişantaşı'ndaki Özel Pangaltı Ermeni Lisesi (In Turkish)/ Özel Mıhitaryan Ermeni Lisesi (in Armenian) Müdürü Karekin Barsamyan'la konuştu. Öğrencilerimiz arasında artık nüfusunda Müslüman yazan da var annesi ya da babası Süryani yâda Rum olan da diyen Barsamyan şöyle devam etti:"Karma evlilikler her geçen gün artıyor, bu öğrencilerin bazılarının nüfuslarında Müslüman yazabilir fakat Ermeni-Hıristiyan kültürüyle yetişiyorlar ve gelecekte kimliklerine kendileri karar verecek." Ermenistanlı çocuklarla ilgili de açıklamalarda bulunan Barsamyan şöyle devam etti:"Milli Eğitime geçen yıl bu konuda resmi başvuru yaptık pek çok Ermenistanlı çocuk eğitim hakkından mahrum başvurumuz olumlu karşılandı, büyük bir olasılıkla gelecek öğretim yılında onlara da kapımızı açacağız." Mıhitaryan Lisesi, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan özel kararnameyle Ermeni azınlık okulları arasında "Koordinatör Okul" statüsünde.
Osmanlı'da Ermeni okulları
Barsamyan Osmanlı İmparatorluğu döneminde azınlık okulu gibi bir kavram yoktu, okullarımız özel okul statüsündeydi dedi ve ekledi: "Eğitim seviyesindeki üstünlük nedeniyle Ermeni asıllı öğrencilerin yanı sıra Türk-Müslüman öğrencilerde okullarımızda eğitim alıyordu. Pek çok Paşa, Prof., edebiyatçı bu okullardan yetişti." Her eğitim öğretim yılı öncesinde velilerden öylesine talepler geliyordu ki zorlanıyorduk diyen Barsamyan Milli Eğitim Bakanlığı'nın verdiği kararın son derece yerinde bir karar olduğunu vurguladı ve şunları söyledi: "Sevgi din, dil, kültür farkı tanımıyor, ailelerde çocuklarını okullarımıza göndermekte herhangi bir sakınca görmüyor biz neden çocukları okullarımıza kabul etmeyelim. Batı Ermenicesi UNESCO'nun kaybolmaya yüz tutan diller sınıfına girdi, bu çocuklar gelecekte dilimizi yaşatacaklar." Barsamyan Türk-Ermeni ilişkilerinin geleceğinden umutlu olduğunu söyledi ve ekledi: "Çocukları gözlemliyorum ilişkileri son derece iyi, bu durum gelecekte hiç kuşkusuz iki halkın diyaloguna da katkı sağlayacak."
"Çocuğumla Ermenice öğreniyorum"
Daily news Istanbul genelindeki üç farklı okulda karma evlilik yapan velilerle konuştu. Velilerden ikisi kimliklerini deşifre etmek istemediklerini söyledi, Elif Baharol'sa kimliğini açıklamakta bir sakınca görmediğini söyledi. Daily news'un sorularını Türk-Müslüman kökenli anneler cevapladı, babalarsa sessiz kalmayı tercih etti. Baharol 7 yıl önce evlilik yaptığını söyledi. 4 yaşında bir çocukları olan Baharol çifti boşanmak üzere. Eşimle anlaşmazlığımız ekonomik nedenlerden diyen Baharol din ve kültür farkı nedeniyle sorun yaşamadıklarını söyledi ve ekledi: "Boşansam bile çocuğum babasıyla görüşecek, hiç kuşkusuz okuluna devam edecek ve olması gerektiği gibi Ermeni-Hıristiyan kültürü alacak." 38 yaşındaki Hacer Hanım'sa son derece mutlu bir evlilik hayatı olduğunu söyledi. Hacer Hanım'ın biri 12, diğeri 6 yaşında iki çocuğu var. Çocuklarının ikisinin de Ermeni okulunda eğitim aldığını söyleyen Hacer Hanım, onlarla birlikte bende Ermenice öğreniyorum dedi. 34 yaşındaki Aylin Hanım'sa Muş kökenli. Geçen ay cinayete kurban giden Soney ve Zekeriya Vural çiftinin akrabası. Ailesinin 1915 olayları sırasında Müslümanlığa geçtiğini ve koyu Müslüman olduğunu söyleyen Aylin Hanım şöyle devam etti: "Son derece tutucu bir ailem var fakat bir Ermeniyle evlenmeme ses çıkarmadılar." 9 yaşında bir oğlu olduğunu söyleyen Aylin Hanım çocuğun kimlik bunalımı yaşadığını söyledi ve ekledi: "Büyükannem ve dedem Müslüman sen nasıl Hıristiyan oldun babamla evlendin diye soruyor. Gerektiğinde başörtüsü takıp camiye de gidiyorum, kilisedeki ayine de katılıyorum bu durum onun kafasını karıştırıyor ona anlayacağı şekilde anlatmaya çalışıyorum." Çocuğunu Ermeni azınlık okuluna yollama nedenini Aylin Hanım şu sözlerle aktardı: "Ben öğrenemedim hiç değilse o dilini ve kültürünü öğrensin." Öldürülen Zekerya Vural'ın kuzeni olduğunu söyleyen Aylin Hanım şöyle devam etti: "O da benim gibi Müslümanlaşmış bir Ermeniydi, artık kimse dini, dili ve aidiyeti yüzünden öldürülmesin çok acı bir cinayet yaşandı."
Not: Haber İngilizce olup HYETERT için Türkçe'ye çevrilmiştir. Teşekkür deriz. Haberin orijinalini http://www.hurriyetdailynews.com/n.php?n=armenian-schools-open-doors-to-a-different-audience-2011-01-27 linkinden okuyabilirsiniz.
Labels: Çok Kültürlülük

Vercihan Ziflioğlu
"İstanbul-Yerevan hattındaki binlerce dolarlık bavul ticareti tamamıyla durdu, Ermenistan'da halk sokaklara döküldü. Yerevan'a giden Türk otobüs şirketleri iflas riskiyle karşı karşıya. Laleli ve Beyazıt esnafı gelişmeleri endişeyle takip ediyor. Ticaretin durma nedeni İstanbul'da merkezi bulunan Ermenistanlı kargo şirketi Karlen'in nakliyat bedeline yaptığı zam.".. Ermenistanlı Kargo Şirketi Karlen. Karlen Kargo ekonomik güçlüklerle boğuşan ve Türkiye'ye maksimum 500 ile 2 bin Dolar arasında bütçeyle bavul ticareti yapmak için giriş yapan Ermenistanlılara kilo başı nakliyat bedelini 4 Dolar'dan 8 Dolar'a çıkartması.
VERCİHAN ZİFLİOĞLU
ISTANBUL - HURRIYET DAILY NEWS
İstanbul Yerevan hattındaki binlerce dolarlık bavul ticareti tamamıyla durdu. Haftada iki kez Gürcistan üzerinden karşılıklı gidiş gelişler iki hafta önce askıya alındı. Yaşanan sancılı durumun temel gerekçesiyse tekel yaratan Aksaray'daki Emniyet Otogarı'nda bulunan İstanbul merkezli Ermenistanlı Kargo Şirketi Karlen. Karlen Kargo ekonomik güçlüklerle boğuşan ve Türkiye'ye maksimum 500 ile 2 bin Dolar arasında bütçeyle bavul ticareti yapmak için giriş yapan Ermenistanlılara kilo başı nakliyat bedelini 4 Dolar'dan 8 Dolar'a çıkartması. İstanbul'da Karlen Kargo başta olmak üzere Azad, Kaya ve Çınar isimli Ermenistan menşeli üç büyük kargo şirketi bulunuyor. Hurriyet Daily News and Economic Review Karlen Kargonun Müdürü Karlen Mıgırdiçyan'la görüşme yapmaya çalıştıysa da Mıgırdiçyan soruları yanıtsız bıraktı.
Başkent Yerevan'dan Skype aracılığıyla daily news'un sorularını yanıtlayan fakat güvenlik nedeniyle ismini ve şirket adını gizli tutan Maya Y. Ermenistan'da endişeli bir bekleyiş olduğunu ve halkın gelişmeleri protesto etmek için sokaklara döküldüğünü söyledi. Ermenistan'da mafya hayatımızı tekele almaya başladı diyen Maya Y. İstanbul’la benzer bir durumun Çin'de de yaşandığını aktardı ve şunları söyledi: "Ermenistanlıların bu gümrük bedellerini ödemeleri mümkün değil zaten geçimlerini zor sağlıyorlar. Özellikle ülkenin ikinci büyük kenti Gyumri'de hayat durma noktasında. Tekstil ürünleri aşırı zamlandı."
Otogarda korku ve endişe
Ermenistanlılar gibi, Türk otobüs şirketleri ve bavul ticaretinden geçimini sağlayan Laleli ve Beyazıt esnafı da gelişmeler konusunda endişeli bekleyiş içerisinde. Emniyet Otogarı'nda Karlen Kargo nedeniyle büyük bir tedirginlik hakim bu yüzden Yerevan'a giden hiçbir otobüs şirketi yetkilisi şirket ismi ve şahıs ismi vermedi.
Daily news'a açıklamalarda bulunan Ali Bey, 18 yıldır Ermenistan'a yolcu taşıdığını söyledi. Yılbaşından sonra Emniyet Otogarı adeta hayalet şehre döndü, Ermenistanlılarda bizde zor durumdayız diyen Ali bey yılbaşından bu yana yaşanan durum nedeniyle son derece endişeli olduklarını söyledi.
Haftada 50 tırla 17 ton ticaret
Emniyet Otogarı yetkililerinin verdiği bilgiye göre geçtiğimiz yıl İstanbul’a ticaret yapmak için gelen Ermenistanlıların sayısı 1 milyon kişiye ulaştı. Haftada 50'yi aşkın tırın Gürcistan üzerinden Ermenistan'a 17 ton yük taşıdığını söyleyen yetkililer, yılbaşından bu yana devam eden sürecin birkaç hafta daha devam etmesi durumunda, 20 Türk otobüs şirketinin iflas tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı bilgisini verdi. Şoför Ali Bey, Türkiye'de vizesi biten Ermenistanlıların çok güç koşullarda Gürcistan üzerinden Tiflis otobüsleriyle Yerevan'a gönderildiğini söyledi." Laleli esnafı Mustafa Kamiloğlu, Ermenistanlılar olmazsa biz kepenkleri indirip gitmeliyiz endişeli bekleyiş içerisindeyiz dedi ve ekledi: "Ermenistanlılarla yaptığımız ticaret sayesinde Laleli esnafı geçimini sağlıyor.
Eğer durum böyle devam ederse büyük bir ekonomik bunalıma düşmemiz kaçınılmaz." İki ülke yetkili makamlarına seslenen Kamiloğlu sınırların bir an önce açın dedi ve ekledi: "Mafya ortamı boş buldu keyfini sürüyor, olan bize oluyor." Otogarda endişeli bir bekleyiş içerisinde olan Ruzanna Harutyunyan'sa, pek çok kişinin kendisiyle aynı durumda olduğunu söyledi ve ekledi: "Zaten güçlükle ticaret yapmaya çalışıyoruz, bizden kilo başı istenen miktarı ödememiz mümkün değil, pazar mafyanın tekeline girdi, yetkililerden yardım bekliyoruz." Emniyet Otogarı'ndan kargolarla birlikte hareket eden otobüslerin bilet fiyatlarıysa 50 ile 70 Dolar ararsında değişiyor. Türkiye ile Ermenistan arasındaki kapalı sınır kapıları nedeniyle otobüsler ve kargolar ancak 36 saatlik uzun bir yolculuğun ardından Ermenistan'ın başkenti Yerevan'a ulaşıyor. Kapalı sınır kapıları nedeniyle Türkiye ya da Ermenistan tarafından ticarete müdahale yapılamıyor bu yüzden usulsüzlükler yaşanıyor.
Not: Haberin orijinali İngilizce olup http://www.hurriyetdailynews.com/n.php?n=armenian-shuttle-traders-hurt-by-monopolistic-price-hike-2011-02-01 linkinden okunabilir. Haberi HYETERT için Türkçeye çeviren arkadaşımıza teşekkür ederiz.
Labels: Çok Kültürlülük


Tuncay Bekar - Ermeni Hermina Dalmazyan'ın 6 Yıl Önce Türkiye'de Yaşayan Kız Kardeşini Ziyareti Sırasında Tanıştığı Trabzonlu Muhammet Ali Şimşek ile Aşkı Sınır Tanımadı
16.01.2011 Tuncay Sonel
Tuncay Bekar - Ermeni Hermina Dalmazyan'ın 6 yıl önce Türkiye'de yaşayan kız kardeşini ziyareti sırasında tanıştığı Trabzonlu Muhammet Ali Şimşek ile aşkı sınır tanımadı.
Bürokratik engeller nedeniyle 6 yıl boyunca evlenemeyen Dalmazyan ve Şimşek, Of Kaymakamı Tuncay Sonel'in Türkiye-Ermenistan hattında başlattığı girişimler sonucu kıyılan resmi nikahla mutlu sona ulaştı.
Trabzon'un Of ilçe merkezine 30 kilometre uzaklıkta bulunan Keler köyündeki bir evde yaşayan Muhammet Ali Şimşek'in ilk eşi Nuray Şimşek, köyde 6 yıl önce meydana gelen selde hayatını kaybetti. Ölen eşinden Nurdoğan (18), Sümeyra (13), Edanur (12) ve Ahmet (10) isimli 4 çocuğu olan Şimşek, bu sırada Türkiye'de yaşayan ablasını ziyaret gelen Ermenistan vatandaşı Hermina Dalmazyan ile tanıştı. Dalmazyan'a aşık olan Şimşek, yakın çevresinin tepkilerine aldırmadan evlilik teklifinde bulundu. Muhammet Ali Şimşek'in teklifine 'evet' yanıtı veren Dalmazyan, Şimşek'in yatalak hasta olan annesi ve 4 çocuğuyla oturduğu köydeki evine yerleşti.
Ekonomik sıkıntılar yüzünden ülkesine dönemeyen Dalmazyan, bürokratik işlemler yüzünden Türk vatandaşlığına geçebilmesi için ülkesinden gerekli evrakları da alamayınca yaklaşık 6 yıldır Şimşek ile resmi nikah kıyamadı. Bu sırada dalmazyan, ezan sesinden etkilenip Müslüman olmaya karar verirken, kısa süre içinde Kur'an-ı Kerim okumayı öğrenerek, namaz kılmaya başladı ve ismini de 'Ayşe' olarak değiştirdi.
Dalmazyan, yaşadığı sıkıntılara rağmen Türk komşularının desteği sayesinde Şimşek ve ailesini yalnız bırakmadı. Çiftin Fatma ile Muhammet adını verdikleri iki çocuğu dünyaya gelirken, resmi nikahları olmadığı için nüfuslarına kayıt ettiremediler.
- KAYMAKAMDAN ÇOCUKLARA GÖNDERİLEN MEKTUP-
İki yıl önceki Kurban Bayramı öncesi Of Kaymakamı Tuncay Sonel'in gönderdiği bir mektup, Şimşek ve Dalmazyan çiftinin kaderini değiştirdi. İlçedeki öksüz ve yetim çocukların isteklerini yerine getirmek için Şimşek'in ilk eşinden olan çocuklarına gönderilen mektupta, 'Eğer anneniz hayatta olsaydı, özlemini çektiğiniz annenizden ne istersiniz' sorusu, Sümeyra, Edanur ve Ahmet'i sevindirdi. Bunun üzerine Sümeyra Şimşek, kardeşleri adına yazdığı mektupta, ilk defa bir kaymakamdan mektup aldığı için çok sevindiğini belirterek, 'Eğer annem hayatta olsaydı ondan büyük bir oyuncak bebek ve bir kitabım olmasını isterdim. Ahmet ise büyük bir oyuncak araba isterdi. Edanur da dans eden bir oyuncak bebek ve bir kolye isterdi' yazdı.
Mektubu alan Of Kaymakamı Tuncay Sonel de Şimşek kardeşlerin istediği hediyeleri alıp köydeki evlerine gitti. Sonel, hediyeleri çocuklara verdikten sonra baba Şimşek'in Dalmazyan ile resmi nikahları olmadan yaşadığını fark edince, aileye yardımcı olunması talimatını verdi.
Bunün üzerine Şimşek ile Dalmazyan çiftinin resmi nikah kıyabilmesi için gerekli işlemler başlatıldı. Türkiye-Ermenistan hatta gerçekleşen yazışmaların ardından 'Ayşe' adını alarak Türk vatandaşlığına geçen Dalmazyan ile Şimşek, resmi nikah kıyarak mutlu sona ulaştı.
Keler köyünde yapılan ve gelinin yöresel kıyafetler giydiği düğün töreninde, Şimşek çiftinin nikahı Türk geleneklerine göre kıyıldı. Törende gelinin şahitliğini Kaymakam Sonel, damadın şehitliğini de Of Müftüsü Mehmet Genç yaptı. Sonel, aile cüzdanını verdiği geline bir de altın taktı. Törene, Şimşek çiftinin komşuları da katıldı.
Kaymakam Sonel, 'Öksüz-Yetim Çocuklar Projesi' ile Şimşek'in ilk eşinden olan çocuklarına mektup yazdığını ve bir süre sonra istedikleri hediyeleri vermek için evlerine geldiğini hatırlatarak, şunları söyledi:
'Çocuklar mektupta 'annemiz yok' diyordu ama Ayşe kardeşimiz onlara annelik yapıyordu. Çocuklar Ayşe bacımızı anne yerine koymuşlar, o da çocukları kendi evladı gibi görmüş. Buna tanıklık edince mutlu olduk. Resmi nikahlarını kıymak için büyük bir uğraş verildi. Sonunda bürokratik işlemler bitti ve artık resmi nikahları kıyıldı. Allah mesut etsin.'
'Çok mutluyum, artık Türk vatandaşı oldum' diyen gelin Ayşe Şimşek de törende yaptığı konuşmada, şöyle konuştu:
'Eğer kaymakamımız nikahımızı kıymasaydı herhalde burada durmayacaktım ve büyük şey kaybedecektim. Kur'an okuyup, namaz kılamayacaktım. Benim memleketimde Kur'an'ı tanımıyorlar. İlk defa Kur'an okuduğum akşam hiç uyumadım. Kaymakamımızdan, herkesten Allah razı olsun.
- NİKAH TÖRENİNDE DAMAT GÖZYAŞLARINI TUTAMADI-
Tören sonrası duygulanıp gözyaşlarını tutamayan Muhammet Ali Şimşek ise AA muhabirine yaptığı açıklamada, 'Bu mutluluk çok farklı bir şey, yüreğime sığdıramıyorum. Hem hüzünlü, hem sevinçliyim. Allah'ıma bin kere şükürler olsun ki çocuklarımın artık bir anası var. Bu duygu çok farklı bir şey' dedi.
Neden hüzünlendiği sorulan Şimşek, '19 yıl önce yuvamı kurdum, 2005 senesi hayatımın yıkım senesiydi. ve 2011 yılı benim mutluluk, huzur yılım. Yuvamdaki hüznü artık bıraktım, ondan dolayı hüzünlendim' diye konuştu. İlk eşini kaybettikten sonra Ayşe Şimşek ile tanıştığını ifade eden Muhammet Ali Şimşek, 'Ayşe ile konuştuk. Ona başımdan geçen olayı anlatıp evlenme teklifinde bulundum, hiç tereddütsüz kabul etti. Köye geldik, Ramazan ayına bir hafta vardı. Ramazan başlayınca Müslüman olup oruç tutmaya başladı. Biz de ona Müslümanların Ramazan'da neler yaptığını anlattık' dedi.
Ayşe Şimşek'in ilk köye geldiği zaman, yabancı olduğu Türk geleneklerini bilmediği için ailesinin evliliklerine tereddütlü baktığını anlatan damat Şimşek, şöyle devam etti: '4 çocuğum yetimdi, onlara hem analık hem babalık yapmam çok zordu. Çocuklarım çok küçüktü ve eşim Ayşe'nin şefkatiyle büyüdüler. Öz annelerini hiç aratmadı. Rahmetli eşimin sevgisi farklı idi, o benim kalbimde kaldı. Çocuklarım öz annelerini pek fazla göremedi, küçük yaşta kaybettiler annelerini. Bu duyguyu nasıl anlatayım. O zamanlar rahmetli annem vardı, yatalak hastaydı. Tuvalet ihtiyacını bile gideremiyordu, tek başıma idim. Ayşe, anneme tek başına 3 sene baktı, çok eziyetler çekti. Bunu kelimelerle bana ifade edebilecek bir insan göremiyorum. Bunu ben yaşadım, yaşamadan bilinmez.'
Bu süreçte Kaymakam Sonel'in kendilerine büyük desteği olduğunu vurgulayan Şimşek, şöyle devam etti:
'Eşim köye geldiğinde camide okunan ezan sesini duydu, ben de namaz kılıyordum. Zaman geçtikçe bunun ne anlama geldiğini, nasıl Müslüman olunacağını sordu. Bir Müslüman eğer gerçekten Müslüman olmak istiyorsa yüreğine bakması lazım. Eşim de o niyetle karar verdi. Camimizde bir hocamız vardı, bayanlara Kur'an dersi veriyordu. Ben de eşimden camiye gitmesini istedim. Sağ olsunlar hiç kırmadılar bizi, eşimi tanıdılar, eşim de Kur'an öğrenmeye başladı. Kur'an okudukça Müslümanlığa karşı aşırı derecede sevgi duymaya başladı.'
- ZİYARETİNE GELEN ANNESİ DE MÜSLÜMAN OLDU-
Muhammet Ali Şimşek Şimşek, Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilere de değinerek, 'Ermeni, Türk, Müslüman aynı sınırdayız, hepimiz beraberiz. Niye kardeş olmayalım? Eskiden savaşlar olmuş, onlar olmuş, bunlar olmuş. Bunlar niçin bitmesin? Ermeni eşim Türkiye'de, 6 senedir çocuklarımın anası. İşte ispatı burada' diye konuştu.
Şimşek, 6 yıl sonra resmi nikahlarının kıyıldığının hatırlatılması üzerine 'Bunu ifade edebilmem için geride kalan 6 seneyi yaşamam lazım. Bunu duygularla ifade edemiyorum' dedi. Bu arada söze giren Ayşe Şimşek de Avrupa'ya gitmeyi düşünürken bir Türk ile evlenip, Trabzon'da yaşayan kız kardeşini ziyarete geldiğini belirterek, 'Türkiye'ye geldikten bir hafta sonra kız kardeşim Muhammet Ali Şimşek'ten bahsedip evlenmemi istedi. Şimşek ile görüştük, dürüst konuştuğu için kendisini beğenip evlenmeye karar verdim' dedi.
Evlilik kararında zorlanmadığını söyleyen Ayşe Şimşek, 'Ermenistan'da evlililik kalesini koruyan çok az kişi kaldı, çok serbestler. Ermenistan'da bir kez evlendim, anlaşamadım. İkinci kez 'belki kısmettir' dedim. İkinci evliliğe karar verirken zorlanmadım çünkü kız kardeşim burada 7 yıldır evliydi, hiçbir şikayeti yoktu' dedi.
Şimşek, Türkiye'de farklı bir kültür ve köyde yaşadığının hatırlatılması üzerine, 'Benim memleketimde çocuğa ve kaynanaya bakmak, bahçe işleri yapmak yok. Sanki gökten geldim, yalnızdım. Önce sıkıntı çektim sonra yavaş yavaş öğrendim. Ama ne çocuklardan, ne kaynanadan, ne de komşulardan bir sıkıntı görmedim' dedi.
Köyde inek sağma, çay toplama işlerini arkadaşı gibi olan üvey oğlu Nurdoğan ve komşularından öğrendiğini belirten Şimşek, Müslümanlığı nasıl seçtiğini ise şöyle anlattı:
'Müslüman olmadan önce her zaman ezan sesini duyardım, görümcelerim namaz kılardı. Eşim cuma namazına koşuyordu. Ben de eşime Müslüman olmak istediğimi söyledim. Eşim 'tamam' dedi. Üç defa Kelime-i Şahadet getirip Müslüman oldum. Kur'an okumayı ve namaz kılmayı eşim öğretti.'
Bir süre önce Ermenistan'da yaşayan annesinin kendisini ziyarete geldiğini aktaran Ayşe Şimşek, 'Annem buraya gelip bir ay kaldı. O da Müslüman oldu' diye konuştu. Ermenistan ve Türkiye arasındaki sorunların çözümü için iki ülke arasındaki sınır kapısının açılması ve aradaki kırgınlığın bitirilmesi çağrısında da bulunarak, 'Sınır tanımayan aşkımızda mutlu sona ulaştık. Gerçekten çok mutluyum' diye konuştu. Ayşe Şimşek, Türkiye'ye geldiğinde Türkçe bilmediğini de hatırlatarak, Türkçe'yi kendisine sahip çıkan komşuları ve üvey çocuklarından öğrendiğini söyledi.
- TÜRKÇE'Yİ KARADENİZ ŞİVESİYLE ÖĞRENDİ-
Ayşe Şimşek, Müslümanlığı seçmesinde komşularının merhametli oluşunun etkili olduğunu söyleyerek, 'Komşularım çok iyidirler, hiç bir şikayetim yok. Köydeki komşularım bahçe işlerime yardımcı oluyorlar, çay biçmeyi, kabak dikmeyi, salata yapmayı bana gösterdiler. Üvey çocuklarım Türkçeyi öğrettiler. Mesela anne 'Ha bunu oyle deme' dediler. Bazen de güldüler bana. Öyle öğrendik şükür Allah'a' diye konuştu.
Şimşek'in Türkçe'yi Karadeniz şivesiyle konuştuğu hatırlatılınca komşusu Ahmet Yılmaz, 'Karadeniz şivesiyle konuşacak tabi. O artık bizim gelinimiz oldu' diyerek, şöyle devam etti: 'Ayşe, çok muhterem bir hanımefendi ve gelin. Köyümüzün kızlarından daha da ileri, bir noksanlığını bulamazsınız. Biz Elhamdülillah Müslümanız. Burada Kuran'ı okudu, bitirdi. Buna daha 'sen şusun, busun' diyecek durum yok, kendisi dedirtmedi ki, bize karşı yanlışlık yapmadı ki. Bir fındığı varsa bizimle paylaştı, bizim bir fındığımız varsa onunla paylaştık. Geçinip gidiyoruz ve geçineceğiz de.
Bu öyle bir evlat ki bunu Cenabı Allah mı gönderdi, çocukların duasıyla mı geldi bilmem. Bize gelin oldu. O bizim kızımız, biz memnunuz, Allah da memnun olsun.'
Ahmet Yılmaz'ın eşi Ayşe Yılmaz da kendisiyle aynı ismi taşıyan Ayşe Şimşek'ten çok memnun olduğunu ifade ederek, 'Ne istesem bize yardımcı oluyor. Her şeyi bizden iyi yaptı. 4 yetim çocuğa baktı. Müslüman olunca da sevincimizden uçtuk. 4 yetim çocuk onun çabalarıyla büyüdü' ifadelerini kullandı.
Şimşek'in üvey kızı Sümeyra Şimşek de 'Ayşe annemi çok seviyorum. Güzel yemekler yapıyor. En güzel lahana çorbasını yapıyor, ben de çok seviyorum. Ara sıra bana da yapmayı öğretiyor' diye konuştu. Üvey çocuklar Edanur ve Ahmet de çok sevdikleri üvey annelerinin kendilerine çok iyi baktığını söyledi.
(TB-AK-HMD) - TRABZON (Anadolu Ajansı) 
Labels: Çok Kültürlülük
“1952 yılında, Ermenice olarak çıkan Jamanak gazetesinde altı gün süresince (21-26 mayıs) Kumkapui hay tzıgnorsnerun/Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte adıyla yayımlanan foto-röportajı, Aras Yayıncılık tarafından Kumkapı Ermeni Balıkçıları adıyla, Ermenice, Türkçe ve İngilizce olmak üzere üç dilli olarak yayımlandı.
Kumkapı Ermeni Balıkçıları kitabı, Ara Güler’in Kumkapı’da yaşayan Ermeni balıkçılarla yaptığı röportajlardan ve o dönemde balıkçı köyü olan, bugün çoktan tarihteki yerini almış Acemdağı Mahallesi’nde çektiği fotoğraflardan oluşuyor. Güler, Sirkeci’den başlayıp Bakırköy’e dek uzanan Kennedy Caddesi’nin (Sahilyolu) yapılmasıyla yok olan Kumkapı’daki Acemdağı Mahallesi’nin, bu mahallenin sakinleri olan balıkçı Dacat’ın, Zareh’in, Kevork’un ve başkaca birçok balıkçının hayatlarına objektifiyle dahil olmuş; onlarla balığa çıkmış, onlarla voliyi bulmuş, onlarla hayal kırıklığına uğramış.”
Serdarhan Aksoy, 16.12.2010 tarihli Taraf Gazetesi
Ara Güler’e mektup – Sennur Sezer
(23/12/2010 tarihli evrensel.net)
Sevgili Ara Güler,
58 yıl önce çektiğin fotoğraflar önümde: Kumkapı Ermeni Balıkçıları. Bu fotoğrafların öyküsünü de biliyorum, fotoğraflarını nasıl çektiğini de… Fotoğraf makinesini aradan çıkarmak gerektiğini söylediğinde bütünüyle anlamamıştım ne kastettiğini. Şimdi her fotoğrafına bakarken senin gözünle görüyorum dünyayı, İstanbul’u. Dünya gözüyle. Ve bir kez daha anlıyorum makinesiz çekişini fotoğraflarını.
Senin önce fotoğrafı mı, öyküyü mü sevdiğini bilemiyorum. Ama öyküyü sözcüklerle değil de ışık ve gölgelerle anlatmayı seçmen fotoğrafın yararına ama öykücülüğümüzün zararına oldu. Kumkapı Ermeni Balıkçıları’nda sözcüklerinle fotoğrafların yan yana:
“Kapkara göğün altında, karanlık sularda, rüzgara karşı ilerliyorduk.
Önce bodur Kumkapı Feneri’nin soluk kırmızı ışığı, yarım saat sonra da şehrin bütün ışıkları tümüyle gözden kayboldu. Marmara bizleri dalgalı kucağına almıştı artık.(…)
Bizim motorun arkasına bir çift büyük kayık (Onların diliyle gırgır) bağlanmıştı. Kayıklarda uyuyanları karanlıkta zar zor seçebiliyordum. Onlar için şimdi istirahat vaktiydi, çünkü onları bizim motor çekiyordu. Fakat balık ‘voli’si gözüktüğünde işler değişecek, kürekçiler hemen işe koyularak, ağların atılacağı büyük bir daire oluşturacaklardı denizin üstünde”.
Sevgili Ara Güler,
Konuştuğun balıkçılar, “Ermeni balıkçı”ların artık tükendiğini söylemişler sana. 1952’ler 1953’ler daha. 60 santimlik torik çıkıyor Marmara’dan. Çiroz sıradan bir balıkçı yiyeceği. Deniz kurumamış, balıklar küsmemiş. Kumkapı’nın yapısı turistlere göre ayarlanmaya başlamamış. Lüferin para etmediği, bir motor balığın satılacağı yer bulunamayan günler. Kumkapı’daki tahta evler tuz kokuyor, kıyı şeridi dolmamış. Kumkapı denince akla kör Agop, Kör Agop denince akla balık çorbası geliyor. Bir de ıstakoz. Gazeteler Ermeni ile Süryani’yi karıştırmıyor.
Bu kitaba temel olan röportajın Jamanak gazetesinde yayımlanmış 1952’de. Daha doğrusu tefrika edilmiş. Her gün iki fotoğrafının eşliğinde, altı gün. Aklıyla bin yaşasın kim düşündüyse bu kitapta tefrikaları yeniden yayımlamayı… Aras Yayınları’nın bastığı kitapta röportajın üç dilde yer almış: Türkçe, Ermenice, İngilizce. Aras Yayınları fotoğraf sayısını da 56’ya çıkartmış. Bir küçük film niteliği kazanmış: Kumkapı Ermeni Balıkçıları.
Sevgili Ara, balıkçıların denize açıldıkları alaca karanlıktan siyah beyaz görüntüler yansıtmışın. Yansıttığın onca fotoğraftan ayrı bir yanı var bu kitabın. Bir ağıtın dizeleri bunlar. Rüzgar sayfalara vursa tuz ve deniz kokusu bütün odaya yayılacak. Motor sesleri, yokuştaki Sulumanastır’ın çan seslerine karışacak.
Sevgili Ara Güler,
Balıkçıların bir sıcak çay içeceği sabahçı kahveleri kaldı mı Kumkapı’da bilmiyorum. Ağ ören dudulardan kaçı sağ? Hepsine selam ederiz. Sen yaşamanın engin denizinden fotoğraflar çekmeyi sürdürdükçe yaşayacak bir dünya kuruyorsun. Özlemlerimize aynalar tutuyorsun.Gözlerini gelecek kuşaklara bıraktığın için sağ olasın.
Seni ve İstanbul’unu çok sevdik, bilesin…
60 YILDIR FOTOMUHABİR
1928’de İstanbul’da doğdu. Türkiye’de yaratıcı fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisidir. 1951’de Getronagan Lisesi’nden mezun oldu. Gazetecilik yaşamına 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde başladı. Bu yıllarda Ermenice gazete ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1956’da Time-Life, 1958’de Paris-Match ve Stern dergilerinin yakındoğu foto muhabirliğini üstlendi. Aynı dönemde Magnum Ajansı’na katıldı. 1961’de İngiltere’de yayımlanan British Journal of Photography Year Book, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. 1962’de Almanya’da ‘Master of Leica’ unvanını kazandı. Dünyanın dört bir yanında yüzlerce sergi açtı. Bertrand Russell’dan Winston Churchill’e, Arnold Toynbee’den Picasso’ya, Salvador Dali’ye kadar birçok ünlü kişinin fotoğrafını çekti, onlarla röportajlar yaptı. Fotoğraflarının büyük bir bölümü Paris’te Ulusal Kitaplık’ta, ABD’de Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu’nda, ayrıca Boston, Chicago ve New York’ta özel koleksiyonlarda bulunmaktadır. Ayrıca Almanya’da, Köln’de Ludwig Museum’da ve Das imaginärische Photo-Museum’da fotoğrafları sergilenmektedir. 2006’da yayımlanmaya başlayan İz dergisinin yayın yönetmenliğini yapıyor.
Tanıtım Yazısı
İstanbul’un son Ermeni balıkçı reisleri, Dacat Reis, Husig Reis, Kevork Reis; büyük balık teknelerine yardımcı olan goygoycular; ağ onaran merametçi kadınlar; Sahil Yolu’nun yapılmasıyla ortadan kalkan balıkçı semti Alemdağ, hepsi ve daha fazlası bu kitapta…
Dünyaca tanınmış foto muhabiri Ara Güler’in, 1952′de Kumkapı’da, bugün artık tarih olmuş balıkçı semtinde geçirdiği günler sırasında çektiği fotoğraf ve yaptığı söyleşiler, Aras Yayıncılık tarafından Kumkapı Ermeni Balıkçıları adıyla yayımlandı.
Kitapta usta fotoğrafçının objektifinden çıkmış ve bazıları bugüne değin hiç yayımlanmamış 56 fotoğraf yer alıyor.
1928′de İstanbul’da doğan, Türkiye’de fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisi olan Ara Güler’in ilk gazetecilik başarısı olan bu foto-röportaj, 21-26 Mayıs 1952 tarihlerinde, Ermenice Jamanak gazetesinde “Kumkapui hay tzıgnorsnerun hed” (Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte) başlığıyla altı günlük bir yazı dizisi olarak yayımlanmıştı. Bu kitap ise, bu Ermenice yazı dizisinin Türkçe ve İngilizce çevirileriyle birlikte üç dilli olarak yeniden basımı.
Ara Güler, Kumkapı’da yaşadığı deneyimi ve çektiği fotoğrafları şu sözlerle anlatıyor: “Yıl 1952, Kumkapı hâlâ ufak bir balıkçı köyüdür, İstanbul ise sularla çevrili bir kıyı şehri. Birkaç yıl sonra Sahil Yolu yapılınca bu şirin balıkçı limanı büsbütün başka bir biçim alacak. Ama o zaman bunun böyle olacağını kimse bilmiyor, tahmin edemiyordu; ne balıkçılar, ne balıkçı reisleri, ne Kumkapı halkı, ne de ben… İşte bu siyah-beyaz fotoğraflar çoktan yitmiş olan bir dünyanın belki de tek tanıklarıdır.”
Kumkapı’nın ve İstanbul’un çehresinin son elli yılda büyük bir hızla değişmesi nedeniyle artık son bulmuş bir yaşantıyı bugüne taşıyan bu çalışma, balıkçılara ve balıkçılığın çevresinde dönen günlük hayata son kez tanıklık ediyor. Gecenin kör karanlığında denize çıkıp gün ağarırken dönen ve avlanan balıkları goygoycularla paylaştıktan sonra kalanları balık haline götüren, günün ilk saatlerinde İstanbul’un minareli siluetine doğru ilerlerleyen bu balıkçılar, hayatlarını denizden kazanan insanlara özgü, farklı bir duruşa sahiptiler. Kitabın önsözünü yazan Murat Belge, bu farklılığı şu sözlerle tanımlıyor: “Bu, herhalde, denizle bu kadar haşır neşir olmaktan gelen bir şey, çünkü deniz de tıka basa romansla, mistisizmle dolu. Tehlikesi, fırtınası, bir yandan da güzelliği, çekiciliği. Orada bin bir meşakkat içinde, o balıkları tutmak ve tabii bu sessiz ve pırıltılı yaratıkların şiirselliği. Bunlarla örülü bir hayat normal olarak maddi bakımdan yokluk, yoksunlukla doludur, ama onun kazandırdığı şiirsellik de başka hiçbir yerde bulunmaz. Oturmuş, sessiz sakin balık ağlarında açılmış delikleri örerek onaran kadınların manzarası da ne kadar olağanüstü, ne kadar etkileyicidir.”
Yiten balıklar, giden insanlar – Celal Üster
(9 Aralık 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi)
Kumkapı önlerinde balıkçı kayıkları’ Ağ toplayan balıkçılar’ Asılı ağlar arasında kaybolmuş, iki katlı ahşap evler’ Ağları onaran kadınlar’ Balıkçı teknelerinin çevresine toplaşmış sandallar’
Ara Güler’in siyahbeyazlarının pek çoğunun başkişisi balık ağları. Kaderi balık ağlarıyla örülmüş bir mahalle; Kumkapı’da Acemdağı mahallesi; bir balıkçı köyü. Yıl 1952.
Sözünü ettiğim fotoğrafları, bir haftaya kadar Aras Yayıncılık’tan çıkacak olan Kumkapı Ermeni Balıkçıları adlı kitapta görebileceksiniz. Kitapta, Ara Güler’in, 21-26 Mayıs 1952′de, Ermenice ‘Jamanak’ gazetesinde yayımlanan ‘Kumkapui hay tzıgnorsnerun hed’ (Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte) başlıklı yazı dizisi üç dilli (Ermenice, Türkçe, İngilizce) olarak yer alıyor.
‘Jamanak’ta altı gün sürmüş olan bu yazı dizisinde yalnızca yedi fotoğraf kullanılmış. Kitapta ise, gazetede basılanların yanı sıra, Güler’in arşivinden alınan fotoğraflara da yer verilmiş. Bu fotoğraflar, 1957-60 yılları arasında yapılan yol yüzünden İstanbul’un Marmara sahil şeridinin çehresinin tümüyle değişmesi nedeniyle artık tarihe karışmış bir yaşantının son yıllarına ilişkin görüntüleri günümüze ve geleceğe taşıdığı için de çok değerli.
Ara Güler de 1993′te ‘İstanbul’ dergisine yazdığı bir yazıda, bu gerçeği vurgulamadan edememiş:
‘Yıl 1952, Kumkapı hâlâ ufak bir balıkçı köyüdür, İstanbul ise sularla çevrili bir kıyı şehri. Birkaç yıl sonra Sahil Yolu yapılınca bu şirin balıkçı limanı büsbütün başka bir biçim alacak. Ama o zaman bunun böyle olacağını kimse bilmiyor, tahmin edemiyordu; ne balıkçılar, ne balıkçı reisleri, ne Kumkapı halkı, ne de ben’ İşte bu siyah-beyaz fotoğraflar çoktan yitmiş olan bir dünyanın belki de tek tanıklarıdır.’
Güler, Kumkapılı Ermeni balıkçılardan söz ederken, ‘Gecenin kör karanlığında denize çıkıp gün ağarırken dönüyor ve avlanan balıkları goygoycularla paylaştıktan sonra kalanları balık haline götürüyorlardı’ diyor. ‘Goygoycular gecenin içinde ağ çevirerek bağıra çağıra kürek çeker, ağa takılmış balıklar meşalenin titrek ışığında parıldayarak oynaşır ve bütün bunlar günün ilk saatlerinde İstanbul’un minareli siluetine doğru ilerlerdi. İşte o güzelim Kumkapı balıkçı köyünden kala kala birkaç siyah-beyaz fotoğraf ve anılarımdaki o alacakaranlık sabahlar kaldı.’
Yalnızca fotoğraflar mı? Aras Yayıncılık’tan çıkacak olan Kumkapı Ermeni Balıkçıları adlı kitapta, foto muhabiri Ara Güler’in yalnızca fotoğraflarını görmekle kaymayacak, Sait Faik tadındaki o nefis yazı dizisini de okuyacaksınız.
Ara Güler’in röportajını okurken, gazetelerde neden yıllardır bu tür yazı dizileri yayımlanmadığını düşündüm. ‘Modası geçtiği’ için mi? Gazeteleri yönetenlerin gözü, dolaysız politika, futbol ve magazin dünyasından başka bir şey görmediği için mi? Böylesi röportajları yapabilecek, eli kalem tutan gazetecilerin sayısı çok azaldığından mı? Yoksa televizyonlardaki sıradan, sığ, tekdüze röportajlar, gazetelerde yapılabilecek yazınsal tatlar içeren, usta işi fotoğraflarla beslenen, insani ve toplumsal gerçekleri gözler önüne seren yazı dizilerine yeğlendiği için mi?
Ara Güler’in yarım yüzyıldan fazla bir zaman önce gerçekleştirdiği bu yazı dizisi, o fotoğraflardaki sepetlerde gördüğümüz balıklar kadar, insanların da tükenmekte olduğunu bir kez daha anımsatıyor bize.
Güler’in siyahbeyazlarına bakarken, Kumkapılı Ermeni balıkçılarla söyleşilerini okurken, Hrant Dink’in sandalda balık tutarken çekilmiş fotoğrafı düştü aklıma. Neden dersiniz? Neden acaba!
Demek, ustasının elinden çıkmış bir gazete röportajı, bazen iyi bir edebiyat yapıtı kadar kalıcı olabildiği gibi, yıllar öncenin nitelikli bir yazı dizisi yıllar sonranın acımasız güncelliğiyle bile örtüşebiliyor’
‘Balık dediğin başa bela!’
Aşağıdaki satırları okuduğunuzda, Ara Güler’in, 1952′de yayımlanan yazı dizisinin ‘mürekkebinin kurumadığını’ siz de göreceksiniz. Kitabı alıp okuduğunuzda ise, böyle röportajların artık neden yapılmadığı sorusunu siz de seslendireceksiniz:
‘Deniz zalimdir.’
‘Deniz bize hayat verir.’
‘Biz onun çocuklarıyız.’
‘Tanrı’nın inayetini denizden bekleriz.’
‘Hey anam, var mı bize yan bakan..!’
Yaşadığımız dünyadan tümüyle farklı bir dünya bu mahalle. Köşedeki denize nazır meyhanede rakı ve eğlence; civar sokaklardaki alçacık evlerde ise çoğu kez acı ve keder var.
Erkekler geceyarısından sonra denize açılır, kadınlar da evlerinde Meryem Ana’nın resmi önünde diz çöküp dua ederler: ‘Meryem Ana, yalvarırım kocamı, oğlumu günlük ekmekleriyle geri getir”
Her evin iki katı neredeyse yerin altında. Kapının yanındaki pencere yere silme açılıyor. Bu katın arka kısmında mutfak bulunuyor. Burası, evin erkeği avdan dönünce akşamdan akşama, yemek yenilen yer. Zemin, yan yana yerleştirilmiş çatlak mermer parçalarından öte, topraktan ibaret. İkinci kat tek odalı; durumu nispeten iyi olanların evlerinde iki oda var. Bu odaların eşyası, pencere önünde bir ‘sedir’, kırık ayaklı eski bir gardırop ve yataktan ibaret. Duvarlar koyu renk halılarla kaplı. Halıların üzerinde neler yok ki’ Mavi boncuklar, ‘muska’lar, hocanın yazdığı ‘dua tezkeresi’, kapı üstünde dikenli dallar ve bir nal’
Ekmeğini denizden çıkaran bu insanların hayatını anlayabilmek için iki farklı gözlük kullanmamız gerekir. Birinci gözlük kapkaradır; nemli, puslu sabahlarda kol güçleriyle geçimlerini sağlamaya çalışan kürekçilerin çileli hayatıdır bize gösterdiği. İkinci gözlükle baktığımızda ise karşımızda bambaşka, ilkinden çok daha farklı ve coşkulu bir hayat buluruz.
‘Ne ağ ne de olta, balık rakıyla yakalanır.’ İkinci gözlükten görebildiğimiz bu hayat, sadece diğerini unutturmaya yarar. İki ayrı gözlükle izlediklerimiz aynı insanlardır aslında; işte onlarla o çileli hayatı unutturan, karada geçirilen birkaç saatlik yaşam ve rakıdır’
Usta çırağına bağırdı:
‘Lan, piç, Margos abi bir saattir rakı bekliyor!’
‘Hemen usta.’
‘Getir göreyim hadi!’
‘Mezeyi unutmayasın ha! Siz de gelin be çocuklar, Allahın verdiği kadar biz de keyif alalım şu hayattan”
Sahildeki açık hava meyhanesinde bunları duymanız mümkün. Ama biz Baküs’ün müritlerini orada bırakıp meyhaneden çıkacak ve sağ taraftaki üç numaralı evden içeri gireceğiz. Burası Kevork Reis’in ‘yalı’sı. İçerisi ilk bakışta karmakarışık ve karanlık. Fakat sonra gözlerimiz alışıyor; etrafımızda ne var ne yok seçebiliyoruz. Döşemeler eğri büğrü, evin tamamı ahşap. Tam karşımızda iki kanatlı, yarı açık, geniş bir kapı; sağımızda çok eski, tırabzansız bir merdiven var.
O sırada yanımızdan biri geçiyor ve ister istemez soruyoruz:
‘Usta, yakırısı nedir öyle?’
Bir an bakar. Yabancı olduğumuzu düşünür, ne var ki yüce gönüllü biridir ve soruyu cevapsız bırakmayı yediremez erkekliğine:
‘Ağlar var yukarıda. Yedeklerimizi orada saklıyoruz.’
‘Peki adın ne senin?’
‘Hampartzum.’
‘Onlarla mı çalışıyorsun?’
‘Evet, ben Reis’in kardeşiyim.’
‘Reis nerede?’
‘Az evvel geldiler, çok yorulmuşlardı, yatmaya gitti.’
‘Bu gece balığa çıkacak mısınız?’
‘Anlamadım.’
‘Balığa diyorum, çıkacak mısınız bu gece?’
‘Çıktılar zaten.’
‘Siz ne zaman çıkacaksınız?’
‘Yarın saat üçte.’
‘Öğleden sonra mı?’
‘Hayır, sabaha karşı üçte.’
Oturduk. Bana denizi anlatmasını istedim. Bir an durdu, sonra gülümseyerek, ‘Öyle olsun, zararı yok’ dercesine yüzüme baktı ve konuşmaya başladı:
‘Balık dediğin başa beladır. Bela denizin dibindedir, sense üstünde. Geceleri fosfor gibi parlar”
Kitabın Künyesi
Kumkapı Ermeni Balıkçıları – 1952
Ara Güler
Çevirmenler: Ermeniceden
(Türkçeye) Payline Tomasyan
(İngilizceye) Sonia Derman Harlan
Aras Yayıncılık
Basım Tarihi : 12 – 2010
Sayfa Sayısı : 128
56 siyah beyaz fotoğraf
Kaybolmuş bir dünyanın siyah-beyaz tanıkları
Ara Güler’in 1952 yılında çektiği 56 fotoğraf ve yaptığı söyleşiler, ‘Kumkapı Ermeni Balıkçıları’ adıyla yayımlandı
Dünyaca tanınmış foto muhabiri Ara Güler’in, 1952’de Kumkapı’da çektiği fotoğraflar ve yaptığı söyleşiler, Aras Yayıncılık tarafından ‘Kumkapı Ermeni Balıkçıları’ adıyla yayımlandı. Kitapta usta fotoğrafçının objektifinden çıkmış ve bazıları bugüne değin hiç yayımlanmamış 56 fotoğraf yer alıyor.
1928’de İstanbul’da doğan, Türkiye’de fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisi Ara Güler’in ilk gazetecilik başarısı olan bu foto-röportaj, 21-26 Mayıs 1952 tarihlerinde, Ermenice Jamanak gazetesinde ‘Kumkapui hay tzıgnorsnerun hed’ (Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte) başlığıyla altı günlük bir yazı dizisi olarak yayımlanmıştı. Kitap ise, bu Ermenice yazı dizisinin Türkçe ve İngilizce çevirileriyle birlikte üç dilli olarak yeniden basımı.
Önsöz Murat Belge’ye ait
Ara Güler, Kumkapı’da yaşadığı deneyimi ve çektiği fotoğrafları şu sözlerle anlatıyor: “Yıl 1952, Kumkapı hâlâ ufak bir balıkçı köyüdür, İstanbul ise sularla çevrili bir kıyı şehri. Birkaç yıl sonra sahil yolu yapılınca bu şirin balıkçı limanı büsbütün başka bir biçim alacak. Ama o zaman bunun böyle olacağını kimse bilmiyor, tahmin edemiyordu; ne balıkçılar, ne balıkçı reisleri, ne Kumkapı halkı, ne de ben... İşte bu siyah-beyaz fotoğraflar çoktan yitmiş olan bir dünyanın belki de tek tanıklarıdır.”
Kumkapı’nın ve İstanbul’un çehresinin son 50 yılda hızla değişmesi nedeniyle artık son bulmuş bir yaşantıyı anlatan bu çalışma, balıkçılara ve balıkçılığın çevresinde dönen günlük hayata son kez tanıklık ediyor.
Gece karanlığında denize çıkıp gün ağarırken dönen ve balıkları goygoycularla paylaşan, geriye kalanları balık haline götüren, günün ilk saatlerinde İstanbul’un minareli siluetine doğru ilerlerleyen bu balıkçılar, farklı bir duruşa sahipti.
Kitabın önsözünü yazan Murat Belge, bu farklılığı şu sözlerle tanımlıyor: “Bu, herhalde, denizle bu kadar haşır neşir olmaktan gelen bir şey, çünkü deniz de tıka basa romansla, mistisizmle dolu. Tehlikesi, fırtınası, bir yandan da güzelliği, çekiciliği... Orada binbir meşakkat içinde, o balıkları tutmak ve tabii bu sessiz ve pırıltılı yaratıkların şiirselliği... Bunlarla örülü bir hayat normal olarak maddi bakımdan yokluk, yoksunlukla doludur, ama onun kazandırdığı şiirsellik de başka hiçbir yerde bulunmaz. Oturmuş, sessiz sakin balık ağlarında açılmış delikleri örerek onaran kadınların manzarası da ne kadar olağanüstü, ne kadar etkileyicidir.”
ARA GÜLER Görüntünün değil yaşamın peşindeyim
Devrim Büyükacaroğlu-devrim@evrensel.net
Bizde ünlünün, yeteneklinin, başarılının abartılı bir mütevazılığa sahip olması beklenir. “Efendilik”, yetenek ve çalışkanlıktan daha önemli bir meziyet sayılır nedense
Bizde ünlünün, yeteneklinin, başarılının abartılı bir mütevazılığa sahip olması beklenir. “Efendilik”, yetenek ve çalışkanlıktan daha önemli bir meziyet sayılır nedense. 1961’de dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımlanmış Ara Usta. Efsane Magnum fotoğraf ajansının kıdemli üyesi, fotoğrafladığı pek çok ünlü bir yana, Picasso’yu fotoğraflayan bir kaç kişiden biri. Eski İstanbul’u onun gözüyle biliyoruz. Ara Güler fotoğrafı diye bildiklerinizin dışında, “Ah ne güzel bir eski İstanbul fotoğrafı” dediğiniz bir şey olursa, o da muhtemelen Ara Güler işidir. Niyetim Ara Güler’i tanıtmak değil, onu bu küçücük alanda beceremem zaten.
Şuraya gelmeye çalışıyorum. Ara Güler büyük bir ustadır, işinin en iyisidir. Ve fakat “mütevazı” falan değildir, gençleri teşvik etmek için beyaz yalanlar söyleyen şefkatli bir ihtiyar da değildir. Dili de fotoğrafları gibi gerçekçidir.
Gerçeği karşısındakinin suratına patlatırken hiçbir çekince duymayan Ara Güler’in temel tezlerini kavratmaya hala muvaffak olamadığını görmek enteresan. “Ben sanatçı değilim” dedi belki bin defa, ama “mütevazı sanatçı” diye sınıflandırıldı. “Ben fotoğrafçı değil foto muhabirim” dedi bir o kadar, “şahane fotoğrafçı” diye anıldı. Demek ki harbi konuşmak yetmiyormuş, bir de harbi dinleyici gerekiyormuş.
Ara Güler’in, 1952’de Kumkapı’da, bugün artık tarih olmuş balıkçı semtinde geçirdiği günler sırasında çektiği fotoğraf ve yaptığı söyleşiler, Aras Yayıncılık tarafından Kumkapı Ermeni Balıkçıları adıyla yayımlandı. “Ben görüntünün değil yaşamın peşindeyim” diyen Usta, dile hakimiyetinin de fotoğraflarından geri kalmadığını gösteriyor Kumkapılı Balıkçıları anlatırken. Öyle ki okuduğunuzda fotoğraflara bakmasanız da oluyor pekala…
Nasıl ortaya çıkartıldı Kumkapılı Ermeni Balıkçılar röportajınız?
Bu kitabın adı Kumkapı Balıkçıları’dır. Bu eskiden yaptığım bir röportajdır. Bunlar tutmuş, Ermeni Balıkçıları yazmışlar, değildir. Ben onu yaptığım zaman lisede talebeydim. 52 senesiydi. Onlar bulmuşlar gazetelerden, “Bunu basalım mı” dediler, ben de “Git bas” dedim. Unutmuşum bile röportajı…
Bütün röportaj yaptığınız balıkçılar Ermeni sanki…
Ne münasebet. Patronlar hep Ermeni olur, gerisi Lazdır, Karadenizlidir.
İnsanların pek de bilmediği öykücülüğünüzle tekrar karşılaşıyoruz kitapta. Öylesine güçlü bir anlatım var ki insan fotoğraflara sonra bakıyor, bakmasa da oluyor hatta. Hiç “Öykü mü yazsam, fotoğraf mı çeksem” diye çelişkide kalmadınız mı?
Galiba ben yazı yazarken de fotoğraf çekiyorum. Yazılarımı yazıp fotoğrafı tarif ediyorum. Ben hayatı tarif ediyorum. Bir gazetecinin de vazifesi hayatı tarif etmektir. Gazeteci edebiyatçı değildir, unutma. Gazeteci bir yaşam parçasını getirir sana gösterir. Sanatla da ilgili değildir.
Anlatımın lezzeti neyle ilgilidir?
Lezzeti senin diline bakıyor, artikülâsyonuna, tahsiline bakıyor. Ben bunları yazdığım zaman bütün dünya klasiklerini okumuştum.
Mesele hayatı anlatmak yani sadece…
Fotoğraf mı çekiyorum, hikaye mi anlatıyorum? Bilmiyorum. Çünkü ikisi benim için aynı. İkisi de fotoğrafta, görselde birleşiyor. Sana bir sahil anlatıyorum. O sahilde Kumkapı balıkçılarını, tekneleri anlatıyorum. Sen okuduktan sonra zihninde canlandırıp, sinema haline sokacaksın, o aktörler içinde oynayacak. O zaman hayat buluyor. Yoksa durgun bir dünya olur.
Eğer fotoğrafı bırakıp, öyküye devam etseydiniz bugün belki Sait Faik gibi Türkiye’nin en büyük öykücülerinden biri olurdunuz gibi düşündüm…
Büyük öykücüydüm zaten de Sait Faik çok büyüktür.
Türkçe öyküler de yazmışsınız ama Ermenice öyküleriniz daha çok. Hangisiyle daha iyi ifade ediyorsunuz kendinizi?
Türkçe tabii ki. Ermenice ben o zaman bilirdim, sonradan unuttum. Bilirim de zor konuşurum.
Piyes yazma hayaliniz neden gerçekleşmedi?
Gerçekleşmedi çünkü gazeteciliğe başladım. Daha cazip geldi gazetecilik. Düşünsene bir yerden bir yere gidiyorsun, farklı farklı adamlarla tanışıyorsun, başka başka dünyalarla… edebiyat dünyası karamsar bir dünyadır. Bir evin içinde imajinasyonunu kullanarak bir şeyler yaparsın. Enternasyonal gazetecilik yaptığım için, büyük gazetelerde çalıştığım için dünyanın bir ucundan öteki ucuna gidiyorum. Başbakan olsan gidemezsin.
Sokakta olmayı daha çok tercih ettiniz yani...
Ben insanları seviyorum. İnsanlar bana bir şeyler anlatıyor, bir şeyler öğretiyor. Benim İstanbul’da öğrenecek bir şeyim yok artık ama şimdi bana desen ki Latin Amerika’ya git, gitmek isterim.
KOCAMAN BİR DÜNYAYI YIKTILAR
Röportaj yaptığınız reislerin, hepsi “Bizden artık gitti balıkçılık, biz son Ermeni reisleriz” diyor. Nasıl biliyorlar son olduklarını?
Bu dünya yok artık (Kitabı gösteriyor, açıp, karıştırmaya başlıyor), onu yıktılar, Adnan Menderes yıktı. Benim vazifem de Adnan Menderes’i takip etmekti. İstanbul’un 1958 yıkımlarının başında Adnan Menderes vardı, sanki mühendistir. Sahil yolu hiç yoktu. Sahil yolu yapıldı, Kumkapı gitti. Orada dört-beş tane salak balıkçı dükkanı koydular. Küçücük bir liman koydular. Şimdi bir tane balık hali var. Yıkılmış kocaman bir dünya var. Böyle gırgır yok, böyle bir yer yok artık. Şimdi bu tekneler, goygoycular da var bunların içinde. Böyle bir yer yapabilir misin? Tiyatro dekoru gibi. Surların önü yok, daha yol yapılmamış. Tiyatro dekoru diye yap bunu bakayım, yapamazsın. Milyarlar ister. Bu elinde hazır varken, turizm yapacağım diyorsun, bunu yıkıyorsun. Nasıl yaparsın abicim? Beş yüz sene sürmüş bunun yapılması. İki tane yer var Türkiye’de öyle. Bir tanesi Kazlıçeşme dericileri, bir tanesi Kumkapı balıkçıları. Fatih Sultan Mehmet’ten beri var olan şeyler bunlar. Camisi var, kilisesi var, sinegogu var. Aslında bir din ayırımı yok ki, hepsi bir. Yetmişli senelerde çıktı bu boktan şeyler.
Sanki eski İstanbul değil de, başka bir ülke gibi…
Bu ağlar rengarenktir, mavidir, üstündekiler sarıdır, kırmızıdır. Naylon ağlar değil, örülmüş ağlar bunlar. Kadınlar bunları hep tamir yapar. Her avdan sonra ağlar yırtılıyor. Yaşlı balıkçılar da örer. Bir ağın kaç para olduğunu biliyor musun? İki-üç milyar liradır. Az para değil. Bütün bunlar için yer lazım, mesafe lazım ağları sermek için. Onun için o evler var. Balıkçı barınakları bunlar. Mesela Karadeniz’den kırk tane herif geliyor, onların yatakhanesi bunlar.
İSTANBULLU, İNSANLIK MEDENİYETİNİN ÇOCUĞUDUR
Dacal Reis diyor ki, şimdi balıkçılık kalmadı. O da acıyla bakıyor 1950’de ki İstanbul’a. Biz buradan bakınca eski İstanbul sizin çektiğiniz İstanbul’muş gibi geliyor...
Eski İstanbul değil be benim çektiğim, en son İstanbul o.
Fotoğraflarını çektiğiniz İstanbul büyük bir hızla yıkıma uğradı. Siz dünyanın sayılı fotoğrafçılarından birisiniz. Dünyanın her yerinde de yaşardınız. Niye bu kentte kaldınız?
İstanbul’da doğmak bir avantajdır be! Bir Alman olacağıma, bir İstanbullu olmayı tercih ederim. Düşünün Alman olduğunu, intihar edebilirsin. Hollandalı ol mesela, Hollandalı kimdir? Yedi sekiz medeniyetin üstünde kurulmuş bir medeniyetin çocuğuyum ben. Bu ne Ermeni medeniyetidir, ne Türk medeniyetidir. Bir insanlık medeniyetidir. Dünyanın en büyük kilisesi Ayasofya’dır, Hıristiyanlığın sembolüdür. Dünyanın en büyük camilerinden bir tanesi Süleymaniye’dir. O da Müslümanlarındır. Türkiye’de yaşayanın otomatikman kanında 16 tane medeniyetin tortusu vardır. Bilsen veyahut bilmesen de senin kanında vardır.
HİÇ DEĞİLSE BAKMAYI ÖĞRENİYORLAR
Şimdi herkesin elinde bir kamera var, fotoğraf çekmeyeni dövüyorlar neredeyse. Bu iyi bir şey mi?
İyi iyi. Hiç değilse bakmayı öğreniyor. Başka zaman hiçbir yere bakmayacak. Bir eğlence, şimdi öyle bir hastalık da çıktı.
Peki herkesin elinde makine olduğu bir dönemde iyi bir fotoğrafçı ya da iyi bir foto muhabirinin yetişmesi imkanı daha mı kolay?
Yok, makine değil herifin elindeki, oyuncak o, ondan bir netice çıkmaz. Teknikleri yetersizdir o makinelerin. Böyle yapıp fotoğrafın ağzına sıçıyorlar. Hiç değilse fotoğrafla uğraşmasınlar da fotoğraf kendi yapacağını yapsın. Bunlar fotoğrafçı değil.
TÜRK GAZETECİSİNİ KAPIDAN KOVSAN CAMDAN GİRER
Gazetecilik, Kumkapı Balıkçıları röportajınız gibi bir habercilik tarzını neden terk etti sizce?
Şimdi gazeteci filan değil ki çoğu, oduncu da olabilirler aslında. Eskiden röportaj öyle yapılırdı. Ben hakiki gazetecilik yapılan yerlerde çalıştım. Hürriyetmiş bilmem neymiş bunlar benim için gazete filan değil. Benim çalıştığım gazetelerde bunlar kapıcı odası olur. Ben Time’ın adamıyım. Time-life dünya imparatorluğu. Devletler kurar, devletler yıkar. Der Stern, Paris-match… Ben hakiki gazeteciliği oralardan öğrendim. Bizim Türk gazeteciliğinin de çok önemli bir özelliği vardır ama. Bir Türk foto muhabiri veyahut gazetecisi bir yere gönderildiği zaman yazı işleri müdürü tarafından, muhakkak o işi iyi veya kötü yapar, boş dönmez.
Neden öyle?
Çünkü yaradılışı öyledir. Halbuki bir İngiliz’e polis, “Hayır giremezsiniz” desin, geri gider. Bizimki gitmez, arka taraftan girer içeriye. Esasında iyi gazetecilik benim için odur. Şartlar ne olursa olsun, bütün engelleri yenip haberi yapan adama gazeteci denir. Türkler, yırtıktır, kapıdan kovarsın, camdan girer. Evi yıkar girer.
FOTOĞRAF DEĞİL IZDIRAP ÇEKİYORLAR
Eskiden insanlar fotoğraf makinesine daha yabancıydı. Şimdi herkesin elinde var bir tane...
Var ama ne olacak? O zannediyor ki fotoğraf çekiyor. Ama ıstırap çekiyor onlar. Ha kuyudan su çekmiş, ha ıstırap çekmiş, ha dişini çekmiş hepsi aynı. Herif sadece çekiyor.
Sizin fotoğraf çektiğiniz zamanlarda insanlar fotoğraf makinesine bugüne oranla çok yabancı. Ona rağmen fotoğraflarda sanki çeken yok, insanlar varlığınıza kayıtsızlar…
Ben öyle habersiz çekiyorum çünkü. Hayatı çekiyorum ben, insanların kendisini değil. Ben farkında olmadığı zamanı bulurum. Magnum ekolü budur. Hakikate en yakın fotoğraf.
Şimdi biraz fotoğraf avlanıyor gibi.
Ben görüntü peşinde değilim ki, ben yaşamın peşindeyim. Aramızda fark odur. O fotoğrafçı, ben gazeteciyim. Fotoğrafçı değilim, hiç de olmam.
Her fotoğrafınızda mutlaka insan var bir de. Neden?
İnsan olmasaydı neyin resmini çekeceksin? Kaplumbağanın mı resmini çekeceksin yoksa denizin mi? Güneş kırmızı batıyor diye gider resmini çeker. Dünyanın her yerinde güneş aynı renk batar be.
Edip Cansever size atfettiği şiirin sonunda “İnsansız anı yoktur, var mıdır?” diye soruyor; bundan mı bahsediyor?
Bilmem ki Edip ne yazmış, farkında değilim. Edip benim çok iyi arkadaşım. Biz aynı kafadaki herifleriz. Kapalıçarşı’da dükkanı vardı, her gün orada oturur, kafayı çekerdik. Çok iyi herifti, beraberce buraları dolaşırdık.
BANA ARA GÜLER’İ TAKDİM EDECEK ADAMI BEKLİYORUM HÂLÂ
Bu size sorulacak soru değil belki ama Ara Güler diye birisi olmasaydı İstanbul’dan ne eksilirdi?
Ne eksilirse eksilsin. Zaten öyle. Sen zannediyor musun ki Ara Güler’i herkes biliyor. Ara Güler’i biliyor, nasıl biliyor? Ara Güler’i ressam zanneder çoğu. Ressamlar bana resim vermiş. Sergi açtım Yapı Kredi’de. Öğretmen talebeleri toplamış gelmiş. Ara Güler sergisi diye getirmiş. “Evladım” dedim yanlış söylüyorsun, “Benim resimlerim değil, bunlar, bana verilen resimler.” Bu öğretmenin talebesi ne olacak? Hiçbir bok olmayacak. Bütün bu gördüğün, üniversite mezunu dediğin eski orta mektep mezunudur. Gazeteciler “Zafer Bayramı nedir?” diye sokağa çıkıyorlar, elli kişiye soruyorlar, on iki kişi biliyor ne olduğunu…
Çok milliyetçi bir ülkeyiz üstelik, Zafer Bayramı’nı bilmemiz gerekir…
Sorsan Cumhurbaşkanı kimdir desen, cumhurbaşkanı nedir bilmez herif. Türk-İslam eserleri müzesinde halıları çekiyordum. Eski Selçuk halıları filan. Orada turistleri gezdiren bir rehber geldi. “Abi merhaba” dedi. Yanında da bir sürü turist var ama turistler gavur. “Abi Ara Güler’i tanır mısın?” dedi bana. “Yo dedim tanımıyorum.” “Dün akşam beraberdik abi” dedi. “Çok iyi adamdır, ben tanıştırayım sana bir gün.” Bana Ara Güler’i takdim edecek. Bugüne kadar bekliyorum, Ara Güler’i takdim edecek.
Türk fotoğraf sanatının efsane ismi Ara Güler’in, 1952’de Kumkapı’da çektiği fotoğrafları ve yaptığı söyleşileri, Aras Yayıncılık tarafından ‘Kumkapı Ermeni Balıkçıları’ adıyla yayımlandı. Kitapta Güler’in çektiği ve bugüne kadar hiç yayımlanmamış 56 siyah-beyaz fotoğrafı yer alıyor. ‘Babil’den Sonra Yaşayacaksın’ adlı bir öykü kitabı bulunan; 1950’de ‘Garip Bir Yılbaşı Hikayesi’ adlı öyküsüyle de New York Times’ın uluslararası edebiyat yarışmasında ödül alan Güler’in fotoğrafçılığı kadar yazı konusundaki ustalığı da görülüyor.
ÜÇ DİLDE ERMENİ BALIKÇILARI
Türkçe, Ermenice ve İngilizce olarak yayınlanan kitapta, sanatçının 1952 yılında ‘Jamanak’ gazetesinde Ermenice yayımlanan ‘Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte’ başlıklı yazısı da yer alıyor. Fotoğraflarını hep Leica marka makinesiyle çeken Ara Güler, “Şimdi hangi fotoğraf makinesi kullanıyorsunuz?”sorusuna “Aklımı kullanıyorum” yanıtını verdi. Güler, “Aklınızı kullanarak çektiğiniz son fotoğraf nedir?” sorusuna ise, “Artık aklımı kullanıyorum, fotoğraf çekmiyorum” dedi.
ARA GÜLER KURALLARI
Güler’in bütün fotoğraflarının arkasına özel yaptırdığı mühürle bastığı ‘ihlal edilmeyecek kuralları’ bulunuyor. Bu kurallar şunlar: “Elinizdekiler birer Ara Güler fotoğrafıdır. Bu fotoğraflar işlemde iken bir içecekle fotoğraflara yaklaşılmaz. Fotoğraflar ıslak veya sıcak yere konulamaz. Üzerine öksürülemez, ıslak veya pis ellerle tutulamaz, yakınında sigara içilemez ve yüksek sesle konuşulamaz.”
Onlar ‘Kumkapı’nın Ermeni balıkçıları’ değil! / Agos Kitap-Kirk
TAYFUN SERTTAŞ
İstanbul bir nostalji değil, bir nostalji ironisidir. Nostalji, tüm defterlerin zamanında kapandığı, bütün alacak vereceklerin hakkaniyetle son bulduğu, geçmişi hatırlamanın özgüvene dönüştüğü yerlerde olur. Oturduğu rakı sofrasından iyilikle kalkmayı bilmeyenlerin hatırası olmaz. Onların iç sıkıntısı olur. Ertesi sabah uyandıklarında hatırlamaktan çekindikleri bir gerçek olur çıkar hatıra. Oturduğu bereket sofrasından zenginlikle kalkmayı becerememiş şehirler vardır. O şehirlerin nostaljisi olmaz. Nostalji, gerçeği tebessümle anımsamayı bilen bir kuşağın hikâyesidir. Bugün İstanbul’da geçmişe dair herhangi bir şeye bakmak, bizde gurur değil yitirmişlik hissi uyandırır. İşte o karanlık yitirmişlikte bir görünür, bir kaybolur İstanbul’un ironisi. İstanbul, sadece Avrupalılığı değil, yerel kültürü de söküle söküle elinden alınmış bir kent silüeti olarak, bekler geride. Geri dediğin, en fazla 50 yıl. Buyur buradan yak nostaljiyi; “Oğlum, dedim ya, bu gördüklerin son Ermeni balıkçılardır. Bitti artık. Balıkçılık bizden gitti...” Ara Güler’in son kitabının ilk satırlarından kulağıma fısıldanan bu cümleler küçük bir delik açıyor geçmişle aramdaki kör duvara. O delikten bakmaya yelteniyorum, İstanbul’a.
Sizlere oturup bir güzel Ara Güler anlatmayacağım. Ara Güler’i bir güzel anlatmaya da gerek yok sanırım. O zaten güzel. Fakat onun anlattığı İstanbul adına birkaç dipnot açmak isterim. Aras Yayınevi geçtiğimiz haftalarda yayımladı; Kumkapı’nın Ermeni Balıkçıları. O bildiğimiz Ara Güler kitaplarından değil. Kaliteli bir dergiden hallice; alışık olduğumuz formattaki bir fotoğraf kitabından çok daha hafif. Metroda oku, at çantana. Adı gibi, naif, foto-röportaj! Kitap, Ara Güler’in foto muhabirliği yaptığı yıllarda, 21-26 Mayıs 1952 tarihleri arasında Jamanak gazetesinde yayımlanan ‘Kumkapiu hay tzıgnorsnerun hed’ (Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte) isimli yazı dizisinin üç dilli olarak yeniden basımından meydana geliyor. Son dönemde adını kâh Gandhi ile, kâh Picasso ile anmaya alıştığımız Ara Güler’in kişisel yaşam tarihi içerisinde de hayli minör bir dönemin tanıklığı. Bu açıdan, hem Ara Güler’in bireysel tarihine hem de İstanbul’un kaybettiği yaşamsal fonksiyonlarına dair tam bir nokta atışı! İstanbul’u Ara Güler’in gözlerinden görmeye aşina bir kuşağın, görsel ay(ı)racı. Çünkü ilk kez pitoresk ağırlığından dolayı değil, geriye hiçbir kanıtı kalmamış bir deneyimin, tekil tanığı olarak karşımızda Ara Güler’in objektifi. Hem Ara Güler hem İstanbul için, tam yeri ve zamanı! Sayfa 40, Ara Güler’in notlarından:
“Deniz zalimdir.
Deniz bize hayat verir.
Biz onun çocuklarıyız.
Tanrı’nın inayetini denizden bekleriz.
Hey anam, var mı bize yan bakan..!
Yaşadığımız dünyadan tümüyle farklı bir dünya bu mahalle. Köşedeki denize nazır meyhanede rakı ve eğlence, civar sokaklardaki alçacık evlerde ise çoğu kez acı ve keder var. Erkekler gece yarısından sonra denize açılır, kadınlar evlerinde Meryem Ana’nın resmi önünde diz çöküp dua ederler; Meryem Ana, yalvarırım kocamı, oğlumu günlük ekmekleriyle geri getir...”
Kumkapı’nın Ermeni Balıkçıları diye alın ve canınızın istediği gibi ‘okuyun’ bu kitabı. İstanbul’da bir süre daha yaşamak için kendine çare arayanları fazlasıyla tatmin edecek, bir kayıp dünyanın ciltlenmiş keşfi. Yakın tarihi Beyoğlu jantiliğinden ibaret sananların, periferideki takunya tıkırtılarını ensesinde hissedeceği bir arka hatıratın görsel tanıklığı. Ermenileri mutlu azınlık belleyenleri, bu çıplak ayaklı, sarma tütün çekip barakalarda ağ ören ispirtocu Ermeniler karşısında biraz da şaşkına döndürecek bir sınıfsal farkındalığın analizi, ya da İstanbul’un çocukluklarda unutulan yerel hafızası. Ara Güler o yıllarda bu foto-röportaj serisinin adına ‘Kumkapı’nın Ermeni Balıkçıları’ demiş olsa da, siz canınızın istediği gibi anlayın şimdi bu kitabı. Kumkapı varsın Ortaköy ya da Kuzguncuk olsun, Ermeniler varsın Rum ya da Türk olsun, balıklar buyursun ağ ya da kayık olsun. Bir şey değişmez. Bu altın vuruş, İstanbul kıyıları boyunca inci gibi dizili tüm balıkçı köylerine dair bir yitirmişliğin analizidir. Bugün üzerinden sahil yolu diye 120 km hızla geçtiğimiz asfaltların altında kalanlara dairdir.
“Megalopolis’te yerellik olur mu, bu ne yerel anlatıdır böyle” demeyin. İstanbul sayısız yerelliklerin yanyana gelmesiyle sözünü söyleyebilmiş tek megalopolistir. İstanbul, bir proje kent olmaktan ziyade, onlarca kıyı kasabasının rastlantısal ilişkisinden kurulu bir kültürel olgunlaşma deneyimidir. İstanbul’un kendisi, yani sağı, yani solu, yani önü, yani arkası, gerçekte o küçücük balıkçı kasabalarının yerel hafızaları ile çevrilidir. Şehrin tüm efsaneleri bu pamuk ipliği ağlardan çıkmadır. Haliç’i de böyledir, Boğaz’ı da, Ada’sıda. Kadıköylü Denizkızı Eftalya’sıda. İstanbul’un kendisi, içinden o küçücük ağ yüklü sandalların geçip gittiği dev bir balıkçı kasabasıdır hâlihazırda. Bereketi doğasından menkuldür. Kıtlığa imkân yoktur böyle coğrafyalarda. Halkı kendini denizde bulur. Tahtadır, derme çatmadır, yosun kokuludur, rakı efsunludur ve her daim nemlidir o İstanbul. Ve İstanbul’u, bugün üzerinden anlamanın tek ama tek çaresi, ona yerel ölçekte bakabilmekten geçer. İstanbul’un içinden ancak bu yolla çıkar dünyalar. Hem sadece bu yolla çıkılabilir, megalopolisin puslu nostaljik dehlizlerinden. Bu yolla, idealize edilmemiş gerçekliğe geri dönülür.
Şimdilerde bizler, altı tarafının denizlerle çevrili olduğunun dahi farkına varamadığımız bir kentin halüsinatif kırsalında yaşıyoruz. Şimdiler dediğim, Ara Güler’in objektifine takılan o fotoğraflardan tam 50 yıl sonra. Boyu 15 metreyi geçmeyen, pamuk ipliğinden örülü, el yapımı ağlarla avlanan balıkçıların ahşap teknelerinden eser yok. Hepsini odun niyetine yaktık! Henüz balık bulucu manyetik cihazların olmadığı, avcılıkta bütün yükü omuzlarına alan reisin gece boyunca ay ışığında balıkların pullarından yansıyan yakamozun saçtığı ışığı izleyerek yolunu tayin ettiği denizler, sanki bu denizler değil. Tamamına karpuz kabuğu attık! O bol balıklı şehir kültürünü hatırlayanlar arasında, şimdilerde kendini çölde yaşıyor gibi hissedenlerin sayısı az değil. Onlar şizofren değil! Samatya’da yok, balıkçı da, balık da... Üsküdar’dan Eminönü’ne, Kadıköy’den Karaköy’e uzanan o kırmızı muşambalı yuvarlak balıkçı tezgâhları da... Önce kıyılar gitti, ardından sandallar, ardından balıkçılar, ardından balıklar, derken, bir koca kentin nimeti gitti. Ne acı ki, hiçbir gidiş isteyerek olmadı bu şehirde, ‘oldubitti’ye geldi. Bir buruk veda bile edemedik arkalarından. 50 sene sonra siyah beyaz fotoğraflarını görüp, iç çektik. Nafile. Nihayetinde, balıklar gibi tükendi koca kentin nostaljisi. O artık, nostalji değil. Sanıyorum flaneur, Ara Güler’i tanısa çok severdi ve muhtemelen şimdi ona şöyle derdi: “Bir şehri bu kadar utandırmaya hakkın yok!”
Unutmadan, son bir haber; lüferi kaybediyoruz! Direktörlüğünü Defne Koryürek’in yaptığı ‘İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın’ kampanyası kapsamında, bir grup insan “Yemiyorsak nedeni var!” demeye devam ediyor şu günlerde. 1970’lerde tüm Marmara’da uygulanmaya başlayan yeni avlanma teknolojilerinin getirdiği felaket sonucu nesli tükenen 150’ye yakın balık türü arasında, elimizde kalan bir avuç değerli balıktan sonuncusu lüfer. Yavrusunun adı çinekop. Bir süredir onu yanlızca çinekop iken, henüz tek bir yumurtasını dahi denize dökemeden izliyoruz tezgâhlarda. Hoyratça ‘modernleşen’ bilinçsiz avlanma sonucu gerçek olgunluğa ulaşamamış küçük ölü bedenlerini satın alırken, lüferi bir mit haline getirip hem doğamızdan hem de mutfaklarımızdan silip atıyoruz. “Gerekli önlemler alınmaz ise bu av sezonu belki de son şansımız” diyor Defne Koryürek. Bir şehrin çocuklarını daha az utandırmak için. Gelecek nesilleri bilinçli bilinçsiz bir açlık grevine terk ederken, bu açlığın fotoğrafı olsun bari Ara Güler’in objektifinden kalanlar. Karnımız bu fotoğraflarla doysun.
Labels: Çok Kültürlülük, İstanbul'da Yaşam