İstanbul'da Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul'da Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kumkapı Ermeni Balıkçıları (1952) – Ara Güler

 © This content Mirrored From turkiye-ermenileri.blogspot.com/ “1952 yılında, Ermenice olarak çıkan Jamanak gazetesinde altı gün süresince (21-26 mayıs) Kumkapui hay tzıgnorsnerun/Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte adıyla yayımlanan foto-röportajı, Aras Yayıncılık tarafından Kumkapı Ermeni Balıkçıları adıyla, Ermenice, Türkçe ve İngilizce olmak üzere üç dilli olarak yayımlandı.

Kumkapı Ermeni Balıkçıları kitabı, Ara Güler’in Kumkapı’da yaşayan Ermeni balıkçılarla yaptığı röportajlardan ve o dönemde balıkçı köyü olan, bugün çoktan tarihteki yerini almış Acemdağı Mahallesi’nde çektiği fotoğraflardan oluşuyor. Güler, Sirkeci’den başlayıp Bakırköy’e dek uzanan Kennedy Caddesi’nin (Sahilyolu) yapılmasıyla yok olan Kumkapı’daki Acemdağı Mahallesi’nin, bu mahallenin sakinleri olan balıkçı Dacat’ın, Zareh’in, Kevork’un ve başkaca birçok balıkçının hayatlarına objektifiyle dahil olmuş; onlarla balığa çıkmış, onlarla voliyi bulmuş, onlarla hayal kırıklığına uğramış.”

Serdarhan Aksoy, 16.12.2010 tarihli Taraf Gazetesi

Ara Güler’e mektup – Sennur Sezer
(23/12/2010 tarihli evrensel.net)

Sevgili Ara Güler,
58 yıl önce çektiğin fotoğraflar önümde: Kumkapı Ermeni Balıkçıları. Bu fotoğrafların öyküsünü de biliyorum, fotoğraflarını nasıl çektiğini de… Fotoğraf makinesini aradan çıkarmak gerektiğini söylediğinde bütünüyle anlamamıştım ne kastettiğini. Şimdi her fotoğrafına bakarken senin gözünle görüyorum dünyayı, İstanbul’u. Dünya gözüyle. Ve bir kez daha anlıyorum makinesiz çekişini fotoğraflarını.

Senin önce fotoğrafı mı, öyküyü mü sevdiğini bilemiyorum. Ama öyküyü sözcüklerle değil de ışık ve gölgelerle anlatmayı seçmen fotoğrafın yararına ama öykücülüğümüzün zararına oldu. Kumkapı Ermeni Balıkçıları’nda sözcüklerinle fotoğrafların yan yana:
“Kapkara göğün altında, karanlık sularda, rüzgara karşı ilerliyorduk.

Önce bodur Kumkapı Feneri’nin soluk kırmızı ışığı, yarım saat sonra da şehrin bütün ışıkları tümüyle gözden kayboldu. Marmara bizleri dalgalı kucağına almıştı artık.(…)
Bizim motorun arkasına bir çift büyük kayık (Onların diliyle gırgır) bağlanmıştı. Kayıklarda uyuyanları karanlıkta zar zor seçebiliyordum. Onlar için şimdi istirahat vaktiydi, çünkü onları bizim motor çekiyordu. Fakat balık ‘voli’si gözüktüğünde işler değişecek, kürekçiler hemen işe koyularak, ağların atılacağı büyük bir daire oluşturacaklardı denizin üstünde”.

Sevgili Ara Güler,

Konuştuğun balıkçılar, “Ermeni balıkçı”ların artık tükendiğini söylemişler sana. 1952’ler 1953’ler daha. 60 santimlik torik çıkıyor Marmara’dan. Çiroz sıradan bir balıkçı yiyeceği. Deniz kurumamış, balıklar küsmemiş. Kumkapı’nın yapısı turistlere göre ayarlanmaya başlamamış. Lüferin para etmediği, bir motor balığın satılacağı yer bulunamayan günler. Kumkapı’daki tahta evler tuz kokuyor, kıyı şeridi dolmamış. Kumkapı denince akla kör Agop, Kör Agop denince akla balık çorbası geliyor. Bir de ıstakoz. Gazeteler Ermeni ile Süryani’yi karıştırmıyor.

Bu kitaba temel olan röportajın Jamanak gazetesinde yayımlanmış 1952’de. Daha doğrusu tefrika edilmiş. Her gün iki fotoğrafının eşliğinde, altı gün. Aklıyla bin yaşasın kim düşündüyse bu kitapta tefrikaları yeniden yayımlamayı… Aras Yayınları’nın bastığı kitapta röportajın üç dilde yer almış: Türkçe, Ermenice, İngilizce. Aras Yayınları fotoğraf sayısını da 56’ya çıkartmış. Bir küçük film niteliği kazanmış: Kumkapı Ermeni Balıkçıları.

Sevgili Ara, balıkçıların denize açıldıkları alaca karanlıktan siyah beyaz görüntüler yansıtmışın. Yansıttığın onca fotoğraftan ayrı bir yanı var bu kitabın. Bir ağıtın dizeleri bunlar. Rüzgar sayfalara vursa tuz ve deniz kokusu bütün odaya yayılacak. Motor sesleri, yokuştaki Sulumanastır’ın çan seslerine karışacak.

Sevgili Ara Güler,

Balıkçıların bir sıcak çay içeceği sabahçı kahveleri kaldı mı Kumkapı’da bilmiyorum. Ağ ören dudulardan kaçı sağ? Hepsine selam ederiz. Sen yaşamanın engin denizinden fotoğraflar çekmeyi sürdürdükçe yaşayacak bir dünya kuruyorsun. Özlemlerimize aynalar tutuyorsun.Gözlerini gelecek kuşaklara bıraktığın için sağ olasın.
Seni ve İstanbul’unu çok sevdik, bilesin…

60 YILDIR FOTOMUHABİR

1928’de İstanbul’da doğdu. Türkiye’de yaratıcı fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisidir. 1951’de Getronagan Lisesi’nden mezun oldu. Gazetecilik yaşamına 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde başladı. Bu yıllarda Ermenice gazete ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1956’da Time-Life, 1958’de Paris-Match ve Stern dergilerinin yakındoğu foto muhabirliğini üstlendi. Aynı dönemde Magnum Ajansı’na katıldı. 1961’de İngiltere’de yayımlanan British Journal of Photography Year Book, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. 1962’de Almanya’da ‘Master of Leica’ unvanını kazandı. Dünyanın dört bir yanında yüzlerce sergi açtı. Bertrand Russell’dan Winston Churchill’e, Arnold Toynbee’den Picasso’ya, Salvador Dali’ye kadar birçok ünlü kişinin fotoğrafını çekti, onlarla röportajlar yaptı. Fotoğraflarının büyük bir bölümü Paris’te Ulusal Kitaplık’ta, ABD’de Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu’nda, ayrıca Boston, Chicago ve New York’ta özel koleksiyonlarda bulunmaktadır. Ayrıca Almanya’da, Köln’de Ludwig Museum’da ve Das imaginärische Photo-Museum’da fotoğrafları sergilenmektedir. 2006’da yayımlanmaya başlayan İz dergisinin yayın yönetmenliğini yapıyor.

Tanıtım Yazısı

İstanbul’un son Ermeni balıkçı reisleri, Dacat Reis, Husig Reis, Kevork Reis; büyük balık teknelerine yardımcı olan goygoycular; ağ onaran merametçi kadınlar; Sahil Yolu’nun yapılmasıyla ortadan kalkan balıkçı semti Alemdağ, hepsi ve daha fazlası bu kitapta…

Dünyaca tanınmış foto muhabiri Ara Güler’in, 1952′de Kumkapı’da, bugün artık tarih olmuş balıkçı semtinde geçirdiği günler sırasında çektiği fotoğraf ve yaptığı söyleşiler, Aras Yayıncılık tarafından Kumkapı Ermeni Balıkçıları adıyla yayımlandı.

Kitapta usta fotoğrafçının objektifinden çıkmış ve bazıları bugüne değin hiç yayımlanmamış 56 fotoğraf yer alıyor.

1928′de İstanbul’da doğan, Türkiye’de fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisi olan Ara Güler’in ilk gazetecilik başarısı olan bu foto-röportaj, 21-26 Mayıs 1952 tarihlerinde, Ermenice Jamanak gazetesinde “Kumkapui hay tzıgnorsnerun hed” (Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte) başlığıyla altı günlük bir yazı dizisi olarak yayımlanmıştı. Bu kitap ise, bu Ermenice yazı dizisinin Türkçe ve İngilizce çevirileriyle birlikte üç dilli olarak yeniden basımı.

Ara Güler, Kumkapı’da yaşadığı deneyimi ve çektiği fotoğrafları şu sözlerle anlatıyor: “Yıl 1952, Kumkapı hâlâ ufak bir balıkçı köyüdür, İstanbul ise sularla çevrili bir kıyı şehri. Birkaç yıl sonra Sahil Yolu yapılınca bu şirin balıkçı limanı büsbütün başka bir biçim alacak. Ama o zaman bunun böyle olacağını kimse bilmiyor, tahmin edemiyordu; ne balıkçılar, ne balıkçı reisleri, ne Kumkapı halkı, ne de ben… İşte bu siyah-beyaz fotoğraflar çoktan yitmiş olan bir dünyanın belki de tek tanıklarıdır.”

Kumkapı’nın ve İstanbul’un çehresinin son elli yılda büyük bir hızla değişmesi nedeniyle artık son bulmuş bir yaşantıyı bugüne taşıyan bu çalışma, balıkçılara ve balıkçılığın çevresinde dönen günlük hayata son kez tanıklık ediyor. Gecenin kör karanlığında denize çıkıp gün ağarırken dönen ve avlanan balıkları goygoycularla paylaştıktan sonra kalanları balık haline götüren, günün ilk saatlerinde İstanbul’un minareli siluetine doğru ilerlerleyen bu balıkçılar, hayatlarını denizden kazanan insanlara özgü, farklı bir duruşa sahiptiler. Kitabın önsözünü yazan Murat Belge, bu farklılığı şu sözlerle tanımlıyor: “Bu, herhalde, denizle bu kadar haşır neşir olmaktan gelen bir şey, çünkü deniz de tıka basa romansla, mistisizmle dolu. Tehlikesi, fırtınası, bir yandan da güzelliği, çekiciliği. Orada bin bir meşakkat içinde, o balıkları tutmak ve tabii bu sessiz ve pırıltılı yaratıkların şiirselliği. Bunlarla örülü bir hayat normal olarak maddi bakımdan yokluk, yoksunlukla doludur, ama onun kazandırdığı şiirsellik de başka hiçbir yerde bulunmaz. Oturmuş, sessiz sakin balık ağlarında açılmış delikleri örerek onaran kadınların manzarası da ne kadar olağanüstü, ne kadar etkileyicidir.”

Yiten balıklar, giden insanlar – Celal Üster
(9 Aralık 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi)

Kumkapı önlerinde balıkçı kayıkları’ Ağ toplayan balıkçılar’ Asılı ağlar arasında kaybolmuş, iki katlı ahşap evler’ Ağları onaran kadınlar’ Balıkçı teknelerinin çevresine toplaşmış sandallar’

Ara Güler’in siyahbeyazlarının pek çoğunun başkişisi balık ağları. Kaderi balık ağlarıyla örülmüş bir mahalle; Kumkapı’da Acemdağı mahallesi; bir balıkçı köyü. Yıl 1952.

Sözünü ettiğim fotoğrafları, bir haftaya kadar Aras Yayıncılık’tan çıkacak olan Kumkapı Ermeni Balıkçıları adlı kitapta görebileceksiniz. Kitapta, Ara Güler’in, 21-26 Mayıs 1952′de, Ermenice ‘Jamanak’ gazetesinde yayımlanan ‘Kumkapui hay tzıgnorsnerun hed’ (Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte) başlıklı yazı dizisi üç dilli (Ermenice, Türkçe, İngilizce) olarak yer alıyor.

‘Jamanak’ta altı gün sürmüş olan bu yazı dizisinde yalnızca yedi fotoğraf kullanılmış. Kitapta ise, gazetede basılanların yanı sıra, Güler’in arşivinden alınan fotoğraflara da yer verilmiş. Bu fotoğraflar, 1957-60 yılları arasında yapılan yol yüzünden İstanbul’un Marmara sahil şeridinin çehresinin tümüyle değişmesi nedeniyle artık tarihe karışmış bir yaşantının son yıllarına ilişkin görüntüleri günümüze ve geleceğe taşıdığı için de çok değerli.

Ara Güler de 1993′te ‘İstanbul’ dergisine yazdığı bir yazıda, bu gerçeği vurgulamadan edememiş:

‘Yıl 1952, Kumkapı hâlâ ufak bir balıkçı köyüdür, İstanbul ise sularla çevrili bir kıyı şehri. Birkaç yıl sonra Sahil Yolu yapılınca bu şirin balıkçı limanı büsbütün başka bir biçim alacak. Ama o zaman bunun böyle olacağını kimse bilmiyor, tahmin edemiyordu; ne balıkçılar, ne balıkçı reisleri, ne Kumkapı halkı, ne de ben’ İşte bu siyah-beyaz fotoğraflar çoktan yitmiş olan bir dünyanın belki de tek tanıklarıdır.’

Güler, Kumkapılı Ermeni balıkçılardan söz ederken, ‘Gecenin kör karanlığında denize çıkıp gün ağarırken dönüyor ve avlanan balıkları goygoycularla paylaştıktan sonra kalanları balık haline götürüyorlardı’ diyor. ‘Goygoycular gecenin içinde ağ çevirerek bağıra çağıra kürek çeker, ağa takılmış balıklar meşalenin titrek ışığında parıldayarak oynaşır ve bütün bunlar günün ilk saatlerinde İstanbul’un minareli siluetine doğru ilerlerdi. İşte o güzelim Kumkapı balıkçı köyünden kala kala birkaç siyah-beyaz fotoğraf ve anılarımdaki o alacakaranlık sabahlar kaldı.’

Yalnızca fotoğraflar mı? Aras Yayıncılık’tan çıkacak olan Kumkapı Ermeni Balıkçıları adlı kitapta, foto muhabiri Ara Güler’in yalnızca fotoğraflarını görmekle kaymayacak, Sait Faik tadındaki o nefis yazı dizisini de okuyacaksınız.

Ara Güler’in röportajını okurken, gazetelerde neden yıllardır bu tür yazı dizileri yayımlanmadığını düşündüm. ‘Modası geçtiği’ için mi? Gazeteleri yönetenlerin gözü, dolaysız politika, futbol ve magazin dünyasından başka bir şey görmediği için mi? Böylesi röportajları yapabilecek, eli kalem tutan gazetecilerin sayısı çok azaldığından mı? Yoksa televizyonlardaki sıradan, sığ, tekdüze röportajlar, gazetelerde yapılabilecek yazınsal tatlar içeren, usta işi fotoğraflarla beslenen, insani ve toplumsal gerçekleri gözler önüne seren yazı dizilerine yeğlendiği için mi?

Ara Güler’in yarım yüzyıldan fazla bir zaman önce gerçekleştirdiği bu yazı dizisi, o fotoğraflardaki sepetlerde gördüğümüz balıklar kadar, insanların da tükenmekte olduğunu bir kez daha anımsatıyor bize.

Güler’in siyahbeyazlarına bakarken, Kumkapılı Ermeni balıkçılarla söyleşilerini okurken, Hrant Dink’in sandalda balık tutarken çekilmiş fotoğrafı düştü aklıma. Neden dersiniz? Neden acaba!

Demek, ustasının elinden çıkmış bir gazete röportajı, bazen iyi bir edebiyat yapıtı kadar kalıcı olabildiği gibi, yıllar öncenin nitelikli bir yazı dizisi yıllar sonranın acımasız güncelliğiyle bile örtüşebiliyor’

‘Balık dediğin başa bela!’

Aşağıdaki satırları okuduğunuzda, Ara Güler’in, 1952′de yayımlanan yazı dizisinin ‘mürekkebinin kurumadığını’ siz de göreceksiniz. Kitabı alıp okuduğunuzda ise, böyle röportajların artık neden yapılmadığı sorusunu siz de seslendireceksiniz:

‘Deniz zalimdir.’

‘Deniz bize hayat verir.’

‘Biz onun çocuklarıyız.’

‘Tanrı’nın inayetini denizden bekleriz.’

‘Hey anam, var mı bize yan bakan..!’

Yaşadığımız dünyadan tümüyle farklı bir dünya bu mahalle. Köşedeki denize nazır meyhanede rakı ve eğlence; civar sokaklardaki alçacık evlerde ise çoğu kez acı ve keder var.

Erkekler geceyarısından sonra denize açılır, kadınlar da evlerinde Meryem Ana’nın resmi önünde diz çöküp dua ederler: ‘Meryem Ana, yalvarırım kocamı, oğlumu günlük ekmekleriyle geri getir”

Her evin iki katı neredeyse yerin altında. Kapının yanındaki pencere yere silme açılıyor. Bu katın arka kısmında mutfak bulunuyor. Burası, evin erkeği avdan dönünce akşamdan akşama, yemek yenilen yer. Zemin, yan yana yerleştirilmiş çatlak mermer parçalarından öte, topraktan ibaret. İkinci kat tek odalı; durumu nispeten iyi olanların evlerinde iki oda var. Bu odaların eşyası, pencere önünde bir ‘sedir’, kırık ayaklı eski bir gardırop ve yataktan ibaret. Duvarlar koyu renk halılarla kaplı. Halıların üzerinde neler yok ki’ Mavi boncuklar, ‘muska’lar, hocanın yazdığı ‘dua tezkeresi’, kapı üstünde dikenli dallar ve bir nal’

Ekmeğini denizden çıkaran bu insanların hayatını anlayabilmek için iki farklı gözlük kullanmamız gerekir. Birinci gözlük kapkaradır; nemli, puslu sabahlarda kol güçleriyle geçimlerini sağlamaya çalışan kürekçilerin çileli hayatıdır bize gösterdiği. İkinci gözlükle baktığımızda ise karşımızda bambaşka, ilkinden çok daha farklı ve coşkulu bir hayat buluruz.

‘Ne ağ ne de olta, balık rakıyla yakalanır.’ İkinci gözlükten görebildiğimiz bu hayat, sadece diğerini unutturmaya yarar. İki ayrı gözlükle izlediklerimiz aynı insanlardır aslında; işte onlarla o çileli hayatı unutturan, karada geçirilen birkaç saatlik yaşam ve rakıdır’

Usta çırağına bağırdı:

‘Lan, piç, Margos abi bir saattir rakı bekliyor!’

‘Hemen usta.’

‘Getir göreyim hadi!’

‘Mezeyi unutmayasın ha! Siz de gelin be çocuklar, Allahın verdiği kadar biz de keyif alalım şu hayattan”

Sahildeki açık hava meyhanesinde bunları duymanız mümkün. Ama biz Baküs’ün müritlerini orada bırakıp meyhaneden çıkacak ve sağ taraftaki üç numaralı evden içeri gireceğiz. Burası Kevork Reis’in ‘yalı’sı. İçerisi ilk bakışta karmakarışık ve karanlık. Fakat sonra gözlerimiz alışıyor; etrafımızda ne var ne yok seçebiliyoruz. Döşemeler eğri büğrü, evin tamamı ahşap. Tam karşımızda iki kanatlı, yarı açık, geniş bir kapı; sağımızda çok eski, tırabzansız bir merdiven var.

O sırada yanımızdan biri geçiyor ve ister istemez soruyoruz:

‘Usta, yakırısı nedir öyle?’

Bir an bakar. Yabancı olduğumuzu düşünür, ne var ki yüce gönüllü biridir ve soruyu cevapsız bırakmayı yediremez erkekliğine:

‘Ağlar var yukarıda. Yedeklerimizi orada saklıyoruz.’

‘Peki adın ne senin?’

‘Hampartzum.’

‘Onlarla mı çalışıyorsun?’

‘Evet, ben Reis’in kardeşiyim.’

‘Reis nerede?’

‘Az evvel geldiler, çok yorulmuşlardı, yatmaya gitti.’

‘Bu gece balığa çıkacak mısınız?’

‘Anlamadım.’

‘Balığa diyorum, çıkacak mısınız bu gece?’

‘Çıktılar zaten.’

‘Siz ne zaman çıkacaksınız?’

‘Yarın saat üçte.’

‘Öğleden sonra mı?’

‘Hayır, sabaha karşı üçte.’

Oturduk. Bana denizi anlatmasını istedim. Bir an durdu, sonra gülümseyerek, ‘Öyle olsun, zararı yok’ dercesine yüzüme baktı ve konuşmaya başladı:

‘Balık dediğin başa beladır. Bela denizin dibindedir, sense üstünde. Geceleri fosfor gibi parlar”

Kitabın Künyesi
Kumkapı Ermeni Balıkçıları – 1952
Ara Güler
Çevirmenler: Ermeniceden
(Türkçeye) Payline Tomasyan
(İngilizceye) Sonia Derman Harlan
Aras Yayıncılık
Basım Tarihi : 12 – 2010
Sayfa Sayısı : 128
56 siyah beyaz fotoğraf


Kaybolmuş bir dünyanın siyah-beyaz tanıkları

Ara Güler’in 1952 yılında çektiği 56 fotoğraf ve yaptığı söyleşiler, ‘Kumkapı Ermeni Balıkçıları’ adıyla yayımlandı

Dünyaca tanınmış foto muhabiri Ara Güler’in, 1952’de Kumkapı’da çektiği fotoğraflar ve yaptığı söyleşiler, Aras Yayıncılık tarafından ‘Kumkapı Ermeni Balıkçıları’ adıyla yayımlandı. Kitapta usta fotoğrafçının objektifinden çıkmış ve bazıları bugüne değin hiç yayımlanmamış 56 fotoğraf yer alıyor.

1928’de İstanbul’da doğan, Türkiye’de fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisi Ara Güler’in ilk gazetecilik başarısı olan bu foto-röportaj, 21-26 Mayıs 1952 tarihlerinde, Ermenice Jamanak gazetesinde ‘Kumkapui hay tzıgnorsnerun hed’ (Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte) başlığıyla altı günlük bir yazı dizisi olarak yayımlanmıştı. Kitap ise, bu Ermenice yazı dizisinin Türkçe ve İngilizce çevirileriyle birlikte üç dilli olarak yeniden basımı.

Önsöz Murat Belge’ye ait
Ara Güler, Kumkapı’da yaşadığı deneyimi ve çektiği fotoğrafları şu sözlerle anlatıyor: “Yıl 1952, Kumkapı hâlâ ufak bir balıkçı köyüdür, İstanbul ise sularla çevrili bir kıyı şehri. Birkaç yıl sonra sahil yolu yapılınca bu şirin balıkçı limanı büsbütün başka bir biçim alacak. Ama o zaman bunun böyle olacağını kimse bilmiyor, tahmin edemiyordu; ne balıkçılar, ne balıkçı reisleri, ne Kumkapı halkı, ne de ben... İşte bu siyah-beyaz fotoğraflar çoktan yitmiş olan bir dünyanın belki de tek tanıklarıdır.”

Kumkapı’nın ve İstanbul’un çehresinin son 50 yılda hızla değişmesi nedeniyle artık son bulmuş bir yaşantıyı anlatan bu çalışma, balıkçılara ve balıkçılığın çevresinde dönen günlük hayata son kez tanıklık ediyor.

Gece karanlığında denize çıkıp gün ağarırken dönen ve balıkları goygoycularla paylaşan, geriye kalanları balık haline götüren, günün ilk saatlerinde İstanbul’un minareli siluetine doğru ilerlerleyen bu balıkçılar, farklı bir duruşa sahipti.
Kitabın önsözünü yazan Murat Belge, bu farklılığı şu sözlerle tanımlıyor: “Bu, herhalde, denizle bu kadar haşır neşir olmaktan gelen bir şey, çünkü deniz de tıka basa romansla, mistisizmle dolu. Tehlikesi, fırtınası, bir yandan da güzelliği, çekiciliği... Orada binbir meşakkat içinde, o balıkları tutmak ve tabii bu sessiz ve pırıltılı yaratıkların şiirselliği... Bunlarla örülü bir hayat normal olarak maddi bakımdan yokluk, yoksunlukla doludur, ama onun kazandırdığı şiirsellik de başka hiçbir yerde bulunmaz. Oturmuş, sessiz sakin balık ağlarında açılmış delikleri örerek onaran kadınların manzarası da ne kadar olağanüstü, ne kadar etkileyicidir.”


ARA GÜLER Görüntünün değil yaşamın peşindeyim

Devrim Büyükacaroğlu-devrim@evrensel.net

Bizde ünlünün, yeteneklinin, başarılının abartılı bir mütevazılığa sahip olması beklenir. “Efendilik”, yetenek ve çalışkanlıktan daha önemli bir meziyet sayılır nedense

Bizde ünlünün, yeteneklinin, başarılının abartılı bir mütevazılığa sahip olması beklenir. “Efendilik”, yetenek ve çalışkanlıktan daha önemli bir meziyet sayılır nedense. 1961’de dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımlanmış Ara Usta. Efsane Magnum fotoğraf ajansının kıdemli üyesi, fotoğrafladığı pek çok ünlü bir yana, Picasso’yu fotoğraflayan bir kaç kişiden biri. Eski İstanbul’u onun gözüyle biliyoruz. Ara Güler fotoğrafı diye bildiklerinizin dışında, “Ah ne güzel bir eski İstanbul fotoğrafı” dediğiniz bir şey olursa, o da muhtemelen Ara Güler işidir. Niyetim Ara Güler’i tanıtmak değil, onu bu küçücük alanda beceremem zaten.
Şuraya gelmeye çalışıyorum. Ara Güler büyük bir ustadır, işinin en iyisidir. Ve fakat “mütevazı” falan değildir, gençleri teşvik etmek için beyaz yalanlar söyleyen şefkatli bir ihtiyar da değildir. Dili de fotoğrafları gibi gerçekçidir.

Gerçeği karşısındakinin suratına patlatırken hiçbir çekince duymayan Ara Güler’in temel tezlerini kavratmaya hala muvaffak olamadığını görmek enteresan. “Ben sanatçı değilim” dedi belki bin defa, ama “mütevazı sanatçı” diye sınıflandırıldı. “Ben fotoğrafçı değil foto muhabirim” dedi bir o kadar, “şahane fotoğrafçı” diye anıldı. Demek ki harbi konuşmak yetmiyormuş, bir de harbi dinleyici gerekiyormuş.

Ara Güler’in, 1952’de Kumkapı’da, bugün artık tarih olmuş balıkçı semtinde geçirdiği günler sırasında çektiği fotoğraf ve yaptığı söyleşiler, Aras Yayıncılık tarafından Kumkapı Ermeni Balıkçıları adıyla yayımlandı. “Ben görüntünün değil yaşamın peşindeyim” diyen Usta, dile hakimiyetinin de fotoğraflarından geri kalmadığını gösteriyor Kumkapılı Balıkçıları anlatırken. Öyle ki okuduğunuzda fotoğraflara bakmasanız da oluyor pekala…

Nasıl ortaya çıkartıldı Kumkapılı Ermeni Balıkçılar röportajınız?
Bu kitabın adı Kumkapı Balıkçıları’dır. Bu eskiden yaptığım bir röportajdır. Bunlar tutmuş, Ermeni Balıkçıları yazmışlar, değildir. Ben onu yaptığım zaman lisede talebeydim. 52 senesiydi. Onlar bulmuşlar gazetelerden, “Bunu basalım mı” dediler, ben de “Git bas” dedim. Unutmuşum bile röportajı…

Bütün röportaj yaptığınız balıkçılar Ermeni sanki…
Ne münasebet. Patronlar hep Ermeni olur, gerisi Lazdır, Karadenizlidir.

İnsanların pek de bilmediği öykücülüğünüzle tekrar karşılaşıyoruz kitapta. Öylesine güçlü bir anlatım var ki insan fotoğraflara sonra bakıyor, bakmasa da oluyor hatta. Hiç “Öykü mü yazsam, fotoğraf mı çeksem” diye çelişkide kalmadınız mı?

Galiba ben yazı yazarken de fotoğraf çekiyorum. Yazılarımı yazıp fotoğrafı tarif ediyorum. Ben hayatı tarif ediyorum. Bir gazetecinin de vazifesi hayatı tarif etmektir. Gazeteci edebiyatçı değildir, unutma. Gazeteci bir yaşam parçasını getirir sana gösterir. Sanatla da ilgili değildir.

Anlatımın lezzeti neyle ilgilidir?
Lezzeti senin diline bakıyor, artikülâsyonuna, tahsiline bakıyor. Ben bunları yazdığım zaman bütün dünya klasiklerini okumuştum.

Mesele hayatı anlatmak yani sadece…
Fotoğraf mı çekiyorum, hikaye mi anlatıyorum? Bilmiyorum. Çünkü ikisi benim için aynı. İkisi de fotoğrafta, görselde birleşiyor. Sana bir sahil anlatıyorum. O sahilde Kumkapı balıkçılarını, tekneleri anlatıyorum. Sen okuduktan sonra zihninde canlandırıp, sinema haline sokacaksın, o aktörler içinde oynayacak. O zaman hayat buluyor. Yoksa durgun bir dünya olur.

Eğer fotoğrafı bırakıp, öyküye devam etseydiniz bugün belki Sait Faik gibi Türkiye’nin en büyük öykücülerinden biri olurdunuz gibi düşündüm…
Büyük öykücüydüm zaten de Sait Faik çok büyüktür.

Türkçe öyküler de yazmışsınız ama Ermenice öyküleriniz daha çok. Hangisiyle daha iyi ifade ediyorsunuz kendinizi?

Türkçe tabii ki. Ermenice ben o zaman bilirdim, sonradan unuttum. Bilirim de zor konuşurum.

Piyes yazma hayaliniz neden gerçekleşmedi?
Gerçekleşmedi çünkü gazeteciliğe başladım. Daha cazip geldi gazetecilik. Düşünsene bir yerden bir yere gidiyorsun, farklı farklı adamlarla tanışıyorsun, başka başka dünyalarla… edebiyat dünyası karamsar bir dünyadır. Bir evin içinde imajinasyonunu kullanarak bir şeyler yaparsın. Enternasyonal gazetecilik yaptığım için, büyük gazetelerde çalıştığım için dünyanın bir ucundan öteki ucuna gidiyorum. Başbakan olsan gidemezsin.

Sokakta olmayı daha çok tercih ettiniz yani...
Ben insanları seviyorum. İnsanlar bana bir şeyler anlatıyor, bir şeyler öğretiyor. Benim İstanbul’da öğrenecek bir şeyim yok artık ama şimdi bana desen ki Latin Amerika’ya git, gitmek isterim.

KOCAMAN BİR DÜNYAYI YIKTILAR
Röportaj yaptığınız reislerin, hepsi “Bizden artık gitti balıkçılık, biz son Ermeni reisleriz” diyor. Nasıl biliyorlar son olduklarını?

Bu dünya yok artık (Kitabı gösteriyor, açıp, karıştırmaya başlıyor), onu yıktılar, Adnan Menderes yıktı. Benim vazifem de Adnan Menderes’i takip etmekti. İstanbul’un 1958 yıkımlarının başında Adnan Menderes vardı, sanki mühendistir. Sahil yolu hiç yoktu. Sahil yolu yapıldı, Kumkapı gitti. Orada dört-beş tane salak balıkçı dükkanı koydular. Küçücük bir liman koydular. Şimdi bir tane balık hali var. Yıkılmış kocaman bir dünya var. Böyle gırgır yok, böyle bir yer yok artık. Şimdi bu tekneler, goygoycular da var bunların içinde. Böyle bir yer yapabilir misin? Tiyatro dekoru gibi. Surların önü yok, daha yol yapılmamış. Tiyatro dekoru diye yap bunu bakayım, yapamazsın. Milyarlar ister. Bu elinde hazır varken, turizm yapacağım diyorsun, bunu yıkıyorsun. Nasıl yaparsın abicim? Beş yüz sene sürmüş bunun yapılması. İki tane yer var Türkiye’de öyle. Bir tanesi Kazlıçeşme dericileri, bir tanesi Kumkapı balıkçıları. Fatih Sultan Mehmet’ten beri var olan şeyler bunlar. Camisi var, kilisesi var, sinegogu var. Aslında bir din ayırımı yok ki, hepsi bir. Yetmişli senelerde çıktı bu boktan şeyler.

Sanki eski İstanbul değil de, başka bir ülke gibi…
Bu ağlar rengarenktir, mavidir, üstündekiler sarıdır, kırmızıdır. Naylon ağlar değil, örülmüş ağlar bunlar. Kadınlar bunları hep tamir yapar. Her avdan sonra ağlar yırtılıyor. Yaşlı balıkçılar da örer. Bir ağın kaç para olduğunu biliyor musun? İki-üç milyar liradır. Az para değil. Bütün bunlar için yer lazım, mesafe lazım ağları sermek için. Onun için o evler var. Balıkçı barınakları bunlar. Mesela Karadeniz’den kırk tane herif geliyor, onların yatakhanesi bunlar.

İSTANBULLU, İNSANLIK MEDENİYETİNİN ÇOCUĞUDUR
Dacal Reis diyor ki, şimdi balıkçılık kalmadı. O da acıyla bakıyor 1950’de ki İstanbul’a. Biz buradan bakınca eski İstanbul sizin çektiğiniz İstanbul’muş gibi geliyor...

Eski İstanbul değil be benim çektiğim, en son İstanbul o.

Fotoğraflarını çektiğiniz İstanbul büyük bir hızla yıkıma uğradı. Siz dünyanın sayılı fotoğrafçılarından birisiniz. Dünyanın her yerinde de yaşardınız. Niye bu kentte kaldınız?

İstanbul’da doğmak bir avantajdır be! Bir Alman olacağıma, bir İstanbullu olmayı tercih ederim. Düşünün Alman olduğunu, intihar edebilirsin. Hollandalı ol mesela, Hollandalı kimdir? Yedi sekiz medeniyetin üstünde kurulmuş bir medeniyetin çocuğuyum ben. Bu ne Ermeni medeniyetidir, ne Türk medeniyetidir. Bir insanlık medeniyetidir. Dünyanın en büyük kilisesi Ayasofya’dır, Hıristiyanlığın sembolüdür. Dünyanın en büyük camilerinden bir tanesi Süleymaniye’dir. O da Müslümanlarındır. Türkiye’de yaşayanın otomatikman kanında 16 tane medeniyetin tortusu vardır. Bilsen veyahut bilmesen de senin kanında vardır.

HİÇ DEĞİLSE BAKMAYI ÖĞRENİYORLAR
Şimdi herkesin elinde bir kamera var, fotoğraf çekmeyeni dövüyorlar neredeyse. Bu iyi bir şey mi?

İyi iyi. Hiç değilse bakmayı öğreniyor. Başka zaman hiçbir yere bakmayacak. Bir eğlence, şimdi öyle bir hastalık da çıktı.

Peki herkesin elinde makine olduğu bir dönemde iyi bir fotoğrafçı ya da iyi bir foto muhabirinin yetişmesi imkanı daha mı kolay?

Yok, makine değil herifin elindeki, oyuncak o, ondan bir netice çıkmaz. Teknikleri yetersizdir o makinelerin. Böyle yapıp fotoğrafın ağzına sıçıyorlar. Hiç değilse fotoğrafla uğraşmasınlar da fotoğraf kendi yapacağını yapsın. Bunlar fotoğrafçı değil.

TÜRK GAZETECİSİNİ KAPIDAN KOVSAN CAMDAN GİRER
Gazetecilik, Kumkapı Balıkçıları röportajınız gibi bir habercilik tarzını neden terk etti sizce?

Şimdi gazeteci filan değil ki çoğu, oduncu da olabilirler aslında. Eskiden röportaj öyle yapılırdı. Ben hakiki gazetecilik yapılan yerlerde çalıştım. Hürriyetmiş bilmem neymiş bunlar benim için gazete filan değil. Benim çalıştığım gazetelerde bunlar kapıcı odası olur. Ben Time’ın adamıyım. Time-life dünya imparatorluğu. Devletler kurar, devletler yıkar. Der Stern, Paris-match… Ben hakiki gazeteciliği oralardan öğrendim. Bizim Türk gazeteciliğinin de çok önemli bir özelliği vardır ama. Bir Türk foto muhabiri veyahut gazetecisi bir yere gönderildiği zaman yazı işleri müdürü tarafından, muhakkak o işi iyi veya kötü yapar, boş dönmez.

Neden öyle?
Çünkü yaradılışı öyledir. Halbuki bir İngiliz’e polis, “Hayır giremezsiniz” desin, geri gider. Bizimki gitmez, arka taraftan girer içeriye. Esasında iyi gazetecilik benim için odur. Şartlar ne olursa olsun, bütün engelleri yenip haberi yapan adama gazeteci denir. Türkler, yırtıktır, kapıdan kovarsın, camdan girer. Evi yıkar girer.

FOTOĞRAF DEĞİL IZDIRAP ÇEKİYORLAR
Eskiden insanlar fotoğraf makinesine daha yabancıydı. Şimdi herkesin elinde var bir tane...

Var ama ne olacak? O zannediyor ki fotoğraf çekiyor. Ama ıstırap çekiyor onlar. Ha kuyudan su çekmiş, ha ıstırap çekmiş, ha dişini çekmiş hepsi aynı. Herif sadece çekiyor.

Sizin fotoğraf çektiğiniz zamanlarda insanlar fotoğraf makinesine bugüne oranla çok yabancı. Ona rağmen fotoğraflarda sanki çeken yok, insanlar varlığınıza kayıtsızlar…
Ben öyle habersiz çekiyorum çünkü. Hayatı çekiyorum ben, insanların kendisini değil. Ben farkında olmadığı zamanı bulurum. Magnum ekolü budur. Hakikate en yakın fotoğraf.

Şimdi biraz fotoğraf avlanıyor gibi.
Ben görüntü peşinde değilim ki, ben yaşamın peşindeyim. Aramızda fark odur. O fotoğrafçı, ben gazeteciyim. Fotoğrafçı değilim, hiç de olmam.

Her fotoğrafınızda mutlaka insan var bir de. Neden?
İnsan olmasaydı neyin resmini çekeceksin? Kaplumbağanın mı resmini çekeceksin yoksa denizin mi? Güneş kırmızı batıyor diye gider resmini çeker. Dünyanın her yerinde güneş aynı renk batar be.

Edip Cansever size atfettiği şiirin sonunda “İnsansız anı yoktur, var mıdır?” diye soruyor; bundan mı bahsediyor?

Bilmem ki Edip ne yazmış, farkında değilim. Edip benim çok iyi arkadaşım. Biz aynı kafadaki herifleriz. Kapalıçarşı’da dükkanı vardı, her gün orada oturur, kafayı çekerdik. Çok iyi herifti, beraberce buraları dolaşırdık.

BANA ARA GÜLER’İ TAKDİM EDECEK ADAMI BEKLİYORUM HÂLÂ
Bu size sorulacak soru değil belki ama Ara Güler diye birisi olmasaydı İstanbul’dan ne eksilirdi?

Ne eksilirse eksilsin. Zaten öyle. Sen zannediyor musun ki Ara Güler’i herkes biliyor. Ara Güler’i biliyor, nasıl biliyor? Ara Güler’i ressam zanneder çoğu. Ressamlar bana resim vermiş. Sergi açtım Yapı Kredi’de. Öğretmen talebeleri toplamış gelmiş. Ara Güler sergisi diye getirmiş. “Evladım” dedim yanlış söylüyorsun, “Benim resimlerim değil, bunlar, bana verilen resimler.” Bu öğretmenin talebesi ne olacak? Hiçbir bok olmayacak. Bütün bu gördüğün, üniversite mezunu dediğin eski orta mektep mezunudur. Gazeteciler “Zafer Bayramı nedir?” diye sokağa çıkıyorlar, elli kişiye soruyorlar, on iki kişi biliyor ne olduğunu…

Çok milliyetçi bir ülkeyiz üstelik, Zafer Bayramı’nı bilmemiz gerekir…
Sorsan Cumhurbaşkanı kimdir desen, cumhurbaşkanı nedir bilmez herif. Türk-İslam eserleri müzesinde halıları çekiyordum. Eski Selçuk halıları filan. Orada turistleri gezdiren bir rehber geldi. “Abi merhaba” dedi. Yanında da bir sürü turist var ama turistler gavur. “Abi Ara Güler’i tanır mısın?” dedi bana. “Yo dedim tanımıyorum.” “Dün akşam beraberdik abi” dedi. “Çok iyi adamdır, ben tanıştırayım sana bir gün.” Bana Ara Güler’i takdim edecek. Bugüne kadar bekliyorum, Ara Güler’i takdim edecek.



Türk fotoğraf sanatının efsane ismi Ara Güler’in, 1952’de Kumkapı’da çektiği fotoğrafları ve yaptığı söyleşileri, Aras Yayıncılık tarafından ‘Kumkapı Ermeni Balıkçıları’ adıyla yayımlandı. Kitapta Güler’in çektiği ve bugüne kadar hiç yayımlanmamış 56 siyah-beyaz fotoğrafı yer alıyor. ‘Babil’den Sonra Yaşayacaksın’ adlı bir öykü kitabı bulunan; 1950’de ‘Garip Bir Yılbaşı Hikayesi’ adlı öyküsüyle de New York Times’ın uluslararası edebiyat yarışmasında ödül alan Güler’in fotoğrafçılığı kadar yazı konusundaki ustalığı da görülüyor.

ÜÇ DİLDE ERMENİ BALIKÇILARI

Türkçe, Ermenice ve İngilizce olarak yayınlanan kitapta, sanatçının 1952 yılında ‘Jamanak’ gazetesinde Ermenice yayımlanan ‘Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte’ başlıklı yazısı da yer alıyor. Fotoğraflarını hep Leica marka makinesiyle çeken Ara Güler, “Şimdi hangi fotoğraf makinesi kullanıyorsunuz?”sorusuna “Aklımı kullanıyorum” yanıtını verdi. Güler, “Aklınızı kullanarak çektiğiniz son fotoğraf nedir?” sorusuna ise, “Artık aklımı kullanıyorum, fotoğraf çekmiyorum” dedi.

ARA GÜLER KURALLARI

Güler’in bütün fotoğraflarının arkasına özel yaptırdığı mühürle bastığı ‘ihlal edilmeyecek kuralları’ bulunuyor. Bu kurallar şunlar: “Elinizdekiler birer Ara Güler fotoğrafıdır. Bu fotoğraflar işlemde iken bir içecekle fotoğraflara yaklaşılmaz. Fotoğraflar ıslak veya sıcak yere konulamaz. Üzerine öksürülemez, ıslak veya pis ellerle tutulamaz, yakınında sigara içilemez ve yüksek sesle konuşulamaz.”



Onlar ‘Kumkapı’nın Ermeni balıkçıları’ değil! / Agos Kitap-Kirk

TAYFUN SERTTAŞ

İstanbul bir nostalji değil, bir nostalji ironisidir. Nostalji, tüm defterlerin zamanında kapandığı, bütün alacak vereceklerin hakkaniyetle son bulduğu, geçmişi hatırlamanın özgüvene dönüştüğü yerlerde olur. Oturduğu rakı sofrasından iyilikle kalkmayı bilmeyenlerin hatırası olmaz. Onların iç sıkıntısı olur. Ertesi sabah uyandıklarında hatırlamaktan çekindikleri bir gerçek olur çıkar hatıra. Oturduğu bereket sofrasından zenginlikle kalkmayı becerememiş şehirler vardır. O şehirlerin nostaljisi olmaz. Nostalji, gerçeği tebessümle anımsamayı bilen bir kuşağın hikâyesidir. Bugün İstanbul’da geçmişe dair herhangi bir şeye bakmak, bizde gurur değil yitirmişlik hissi uyandırır. İşte o karanlık yitirmişlikte bir görünür, bir kaybolur İstanbul’un ironisi. İstanbul, sadece Avrupalılığı değil, yerel kültürü de söküle söküle elinden alınmış bir kent silüeti olarak, bekler geride. Geri dediğin, en fazla 50 yıl. Buyur buradan yak nostaljiyi; “Oğlum, dedim ya, bu gördüklerin son Ermeni balıkçılardır. Bitti artık. Balıkçılık bizden gitti...” Ara Güler’in son kitabının ilk satırlarından kulağıma fısıldanan bu cümleler küçük bir delik açıyor geçmişle aramdaki kör duvara. O delikten bakmaya yelteniyorum, İstanbul’a.

Sizlere oturup bir güzel Ara Güler anlatmayacağım. Ara Güler’i bir güzel anlatmaya da gerek yok sanırım. O zaten güzel. Fakat onun anlattığı İstanbul adına birkaç dipnot açmak isterim. Aras Yayınevi geçtiğimiz haftalarda yayımladı; Kumkapı’nın Ermeni Balıkçıları. O bildiğimiz Ara Güler kitaplarından değil. Kaliteli bir dergiden hallice; alışık olduğumuz formattaki bir fotoğraf kitabından çok daha hafif. Metroda oku, at çantana. Adı gibi, naif, foto-röportaj! Kitap, Ara Güler’in foto muhabirliği yaptığı yıllarda, 21-26 Mayıs 1952 tarihleri arasında Jamanak gazetesinde yayımlanan ‘Kumkapiu hay tzıgnorsnerun hed’ (Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte) isimli yazı dizisinin üç dilli olarak yeniden basımından meydana geliyor. Son dönemde adını kâh Gandhi ile, kâh Picasso ile anmaya alıştığımız Ara Güler’in kişisel yaşam tarihi içerisinde de hayli minör bir dönemin tanıklığı. Bu açıdan, hem Ara Güler’in bireysel tarihine hem de İstanbul’un kaybettiği yaşamsal fonksiyonlarına dair tam bir nokta atışı! İstanbul’u Ara Güler’in gözlerinden görmeye aşina bir kuşağın, görsel ay(ı)racı. Çünkü ilk kez pitoresk ağırlığından dolayı değil, geriye hiçbir kanıtı kalmamış bir deneyimin, tekil tanığı olarak karşımızda Ara Güler’in objektifi. Hem Ara Güler hem İstanbul için, tam yeri ve zamanı! Sayfa 40, Ara Güler’in notlarından:

“Deniz zalimdir.
Deniz bize hayat verir.
Biz onun çocuklarıyız.
Tanrı’nın inayetini denizden bekleriz.
Hey anam, var mı bize yan bakan..!

Yaşadığımız dünyadan tümüyle farklı bir dünya bu mahalle. Köşedeki denize nazır meyhanede rakı ve eğlence, civar sokaklardaki alçacık evlerde ise çoğu kez acı ve keder var. Erkekler gece yarısından sonra denize açılır, kadınlar evlerinde Meryem Ana’nın resmi önünde diz çöküp dua ederler; Meryem Ana, yalvarırım kocamı, oğlumu günlük ekmekleriyle geri getir...”

Kumkapı’nın Ermeni Balıkçıları diye alın ve canınızın istediği gibi ‘okuyun’ bu kitabı. İstanbul’da bir süre daha yaşamak için kendine çare arayanları fazlasıyla tatmin edecek, bir kayıp dünyanın ciltlenmiş keşfi. Yakın tarihi Beyoğlu jantiliğinden ibaret sananların, periferideki takunya tıkırtılarını ensesinde hissedeceği bir arka hatıratın görsel tanıklığı. Ermenileri mutlu azınlık belleyenleri, bu çıplak ayaklı, sarma tütün çekip barakalarda ağ ören ispirtocu Ermeniler karşısında biraz da şaşkına döndürecek bir sınıfsal farkındalığın analizi, ya da İstanbul’un çocukluklarda unutulan yerel hafızası. Ara Güler o yıllarda bu foto-röportaj serisinin adına ‘Kumkapı’nın Ermeni Balıkçıları’ demiş olsa da, siz canınızın istediği gibi anlayın şimdi bu kitabı. Kumkapı varsın Ortaköy ya da Kuzguncuk olsun, Ermeniler varsın Rum ya da Türk olsun, balıklar buyursun ağ ya da kayık olsun. Bir şey değişmez. Bu altın vuruş, İstanbul kıyıları boyunca inci gibi dizili tüm balıkçı köylerine dair bir yitirmişliğin analizidir. Bugün üzerinden sahil yolu diye 120 km hızla geçtiğimiz asfaltların altında kalanlara dairdir.

“Megalopolis’te yerellik olur mu, bu ne yerel anlatıdır böyle” demeyin. İstanbul sayısız yerelliklerin yanyana gelmesiyle sözünü söyleyebilmiş tek megalopolistir. İstanbul, bir proje kent olmaktan ziyade, onlarca kıyı kasabasının rastlantısal ilişkisinden kurulu bir kültürel olgunlaşma deneyimidir. İstanbul’un kendisi, yani sağı, yani solu, yani önü, yani arkası, gerçekte o küçücük balıkçı kasabalarının yerel hafızaları ile çevrilidir. Şehrin tüm efsaneleri bu pamuk ipliği ağlardan çıkmadır. Haliç’i de böyledir, Boğaz’ı da, Ada’sıda. Kadıköylü Denizkızı Eftalya’sıda. İstanbul’un kendisi, içinden o küçücük ağ yüklü sandalların geçip gittiği dev bir balıkçı kasabasıdır hâlihazırda. Bereketi doğasından menkuldür. Kıtlığa imkân yoktur böyle coğrafyalarda. Halkı kendini denizde bulur. Tahtadır, derme çatmadır, yosun kokuludur, rakı efsunludur ve her daim nemlidir o İstanbul. Ve İstanbul’u, bugün üzerinden anlamanın tek ama tek çaresi, ona yerel ölçekte bakabilmekten geçer. İstanbul’un içinden ancak bu yolla çıkar dünyalar. Hem sadece bu yolla çıkılabilir, megalopolisin puslu nostaljik dehlizlerinden. Bu yolla, idealize edilmemiş gerçekliğe geri dönülür.

Şimdilerde bizler, altı tarafının denizlerle çevrili olduğunun dahi farkına varamadığımız bir kentin halüsinatif kırsalında yaşıyoruz. Şimdiler dediğim, Ara Güler’in objektifine takılan o fotoğraflardan tam 50 yıl sonra. Boyu 15 metreyi geçmeyen, pamuk ipliğinden örülü, el yapımı ağlarla avlanan balıkçıların ahşap teknelerinden eser yok. Hepsini odun niyetine yaktık! Henüz balık bulucu manyetik cihazların olmadığı, avcılıkta bütün yükü omuzlarına alan reisin gece boyunca ay ışığında balıkların pullarından yansıyan yakamozun saçtığı ışığı izleyerek yolunu tayin ettiği denizler, sanki bu denizler değil. Tamamına karpuz kabuğu attık! O bol balıklı şehir kültürünü hatırlayanlar arasında, şimdilerde kendini çölde yaşıyor gibi hissedenlerin sayısı az değil. Onlar şizofren değil! Samatya’da yok, balıkçı da, balık da... Üsküdar’dan Eminönü’ne, Kadıköy’den Karaköy’e uzanan o kırmızı muşambalı yuvarlak balıkçı tezgâhları da... Önce kıyılar gitti, ardından sandallar, ardından balıkçılar, ardından balıklar, derken, bir koca kentin nimeti gitti. Ne acı ki, hiçbir gidiş isteyerek olmadı bu şehirde, ‘oldubitti’ye geldi. Bir buruk veda bile edemedik arkalarından. 50 sene sonra siyah beyaz fotoğraflarını görüp, iç çektik. Nafile. Nihayetinde, balıklar gibi tükendi koca kentin nostaljisi. O artık, nostalji değil. Sanıyorum flaneur, Ara Güler’i tanısa çok severdi ve muhtemelen şimdi ona şöyle derdi: “Bir şehri bu kadar utandırmaya hakkın yok!”

Unutmadan, son bir haber; lüferi kaybediyoruz! Direktörlüğünü Defne Koryürek’in yaptığı ‘İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın’ kampanyası kapsamında, bir grup insan “Yemiyorsak nedeni var!” demeye devam ediyor şu günlerde. 1970’lerde tüm Marmara’da uygulanmaya başlayan yeni avlanma teknolojilerinin getirdiği felaket sonucu nesli tükenen 150’ye yakın balık türü arasında, elimizde kalan bir avuç değerli balıktan sonuncusu lüfer. Yavrusunun adı çinekop. Bir süredir onu yanlızca çinekop iken, henüz tek bir yumurtasını dahi denize dökemeden izliyoruz tezgâhlarda. Hoyratça ‘modernleşen’ bilinçsiz avlanma sonucu gerçek olgunluğa ulaşamamış küçük ölü bedenlerini satın alırken, lüferi bir mit haline getirip hem doğamızdan hem de mutfaklarımızdan silip atıyoruz. “Gerekli önlemler alınmaz ise bu av sezonu belki de son şansımız” diyor Defne Koryürek. Bir şehrin çocuklarını daha az utandırmak için. Gelecek nesilleri bilinçli bilinçsiz bir açlık grevine terk ederken, bu açlığın fotoğrafı olsun bari Ara Güler’in objektifinden kalanlar. Karnımız bu fotoğraflarla doysun.

Tüm yazıyı Oku Tüm Yazıyı Oku !

İşte Kaçak Yaşayan o Ermeniler / Kaçak Ermeni işçi” Portreleri

 © This content Mirrored From TurkishArmenians  Site turkiye-ermenileri.blogspot.com/ 20/03/2010
Türkiye dışında soykırım lafı anıldıkça burada tansiyon daha da artıyor. Öyle ki, bu hafta iş, sayıları 100 bini bulduğu söylenen Ermenistanlı göçmenin sınır dışı edilmesine kadar geldi. Arthur, Nane, Şaşik Dede, Şake Hanım... Bir yatakta iki kişinin uyuduğu 38 kişilik bir 'kaçak' evindeyiz. Her birinden ayrı hikâye dökülüyor

FOTOĞRAF: GÜRCAN ÖZTÜRK
ULAŞ TOSUN

Düşünün ki henüz gerçekleri anlamayacak kadar küçük bir kız çocuğusunuz; daha üç yaşında... Anneniz, babanız, büyükanneniz, derme çatma beşiğiniz, buzdolabınız, iki divan, bunların ikisini birbirinden ayırıp 10 metrekarelik odayı bir salon, bir yatak odası yapan sihirli perdeniz, plastik tabaklarınız, duvar halınız, çamaşır dolu kutularınız, kapının arkasına asılı beyaz torbada ekmeğiniz, sayısı artan/azalan fareleriniz, nenenin büyük sırdaşı İsa’nın tahtaya oyulmuş yüzü, Coca-Cola kapağı getirene verilen beyaz kutup ayınız, evin diğer odalarında yaşayan diğer 37 kişinin gürültüsü; hepiniz aynı yerdesiniz. Aslında sadece bir çocuk değilsiniz, bir kaçaksısınz. Düşünün ki sadece kaçak değil, Türkiye’de Ermeni bir kaçaksınız.

Nane, üç yaşında bir çocuk. İstanbul’da yerini açıklamayacağımız, yıkılmaya yüz tutmuş bir evde yaşayan, benzer durumdaki 38 kişinin en küçüğü. Adını Ermeni mitolojisindeki aşk tanrısından almış. Nane, CHP İzmir milletvekili Canan Arıtman ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dile getirdiği, son politik manevranın olası kurbanlarından biri. Artık göz yumulmayacak olan Ermeni kaçakların en küçüklerinden...

Ürkek, çaresiz, yarı aç ve her an Türkiye’den atılma ihtimalleri olan bu insanlara “Siz kimsiniz?”, “Neden buradasınız?”, “Biz size ne verdik?” diye sormaya gittik. Önce Nane’nin babası 23 yaşındaki Arthur’la gelecek ve cesaret üzerine konuştuk.

* Türkiye’ye gelmek fikri nasıl doğdu?

Çok ani oldu. Bir haftada karar verdim, turist vizesi aldım, yedi yıldır buradayım. Ermenistan’da akrabalarımla birlikte Türkiye’den getirdiğimiz giyim eşyalarını satıyorduk. Orada insanların parası yok, karnımızı doyuramıyorduk. Gümrükler kapalı olduğundan, malları Gürcistan üzerinden Ermenistan’a getiriyorduk. Orada rüşvet çok fazla, kazandığımızla bunu karşılayamıyorduk. Bana malları gönderen akrabam burada yaşıyordu, “Gel buraya” dedi. Otoparkta iş bulmuş, eski bir minibüsün içinde yatıp kalkıyordu. Birkaç ay onun yanında kaldım, sonra bir kuyumcu atölyesinde işe girdim, bu odaya taşındım. Şimdilik yolumu oturtamadım. İş bulamıyorum, senede üç-dört ay çalışabilirsem, kalanında o parayla geçiniyoruz.

* Dedelerinizden Türkiyeli olanlar var mıydı?

Büyükbabamlar Muşlu. Orada durumları çok iyiymiş. Sonra yavaş yavaş olaylar başlamış, olacakları görüp 1870’te Ermenistan’a gitmişler.

* Sonuçta o kuşağın büyük bir felaketle buradan ayrıldığı biliniyor. Siz gelirken korkmadınız mı?

Açlıktan ölmekten yeğdir. Bizim acımız büyük, olan olmuş ama bir yana bırakmak lazım. Acımızı kabul etsinler, başka da talebimiz yok. Dilerim artık dostluk olur, ekonomik birlik olur. Bundan herkes kâr eder. En önemlisi Nane bizim gibi düşmanlık görmesin. Sakin bir ülkede yaşasın, aç kalmasın.

* Uzun zamandır Türkiye’de olan komşularınızın durumu sizde umutsuzluk yaratmıyor mu? Yaşları sizden çok daha ileri ama hemen hemen aynı koşullarda yaşıyorsunuz. Zaman gerçekten lehinize mi olacak?

Bu insanın kendisinden kaynaklı olarak değişiyor. Ben bilgisayar, marangozluk, boyacılık, bahçıvanlık öğrendim ama bunlardan yararlanamıyorum. Hadi iş buldum, kaçağım diye az para veriyorlar ya da hiç vermiyorlar. ‘Git kime söylersen söyle’ diyorlar. Burada hiçbir hakkım yok. Ne polise gidebilirim, ne hâkime... Konsolosluk yok, olsa bari hayati tehlikeye düşünce sığınırsın.

* Başka ne gibi muamelelere maruz kalıyorsunuz?

Kızım doğduğunda normalde doğum izni almam gerekir. ‘Bir gün çalışma’ diyebilirlerdi en azından. Kızım Ermenistan’da doğdu, 20 günlükken yanıma geldiler. Sabah 5’te ineceklerdi havaalanına. O saatte otobüs bulamam diye akşamdan gittim, sabaha kadar bekledim. İlk defa gördüm kızımı, eve getirdim, içeri bile girmeden işe gittim. Çünkü izin vermediler.

* Türkiye vatandaşı Ermenilerle ilişkileriniz nasıl?

Pek yok. Onlar için Ermenistan’dan gelen, sürekli onlardan bir şeyler isteyen insanlarız. Çoğu sevmez bizi. Ermeni bir kuyumcunun yanında çalıştım; bir Türk alıyordu 200 milyon maaş, ben alıyordum 40 milyon. Türklerin yanında daha rahat çalıştım, bazısından çok yardım gördüm.

* Kaçaksınız, yaşınız çok küçük, bir de çocuğunuz var... Gelecek için endişeleniyor musunuz? Mesela yakalanırsanız ya da sınır dışı edilirseniz ne olacak?

Hiç düşünmedim, yine de yarın ne olacağımız belli değil. Bir yandan hayattayız, yaşıyoruz. Çok akrabam depremde öldü, başka ülkelere giderken öldüler, dedelerim hep göçmüşler. Belki 10 sene sonra iyi bir işim olur ama o zaman hayat geçmiş olacak. Şimdi paylaşacaklarımı paylaşamam kızımla, karımla.
O yüzden evlendim.

* Belgeleriniz yok, nasıl evlendiniz?

Kâğıt üzerinde evlenemedik. Onun için Ermenistan’a, kayıtlı olduğum şehre gitmem lazım. Evlendik, çocuğumuz da var, varsın kâğıdımız olmasın. Nane’nin doğmasına bir ay kala annesi Ermenistan’a gitti. Orada doğdu, pasaportu var, benim adım yok sadece. Memlekete dönünce o da olacak.

* Ne zaman dönmeyi düşünüyorsunuz?

Uzun zamandır işsizim. Birkaç sene daha dayanabiliriz, olmadı geri gideceğim. Nane okula başlayacak birkaç sene sonra, bir çare bulmam lazım.

‘Bir dağın tepesindeydik, indik en aşağıya’

Şaşik Dede, 70’ine yakın bir kaçak, 10 yıldan fazla olmuş buralara geleli. Öyküsünde neler yok ki: İki litre süt için satılan altın dişler, 15 taşı çekilmiş duvar, azim, özlem... Gittiğimiz evdeki kaçak Ermenilerin en yaşlısı Şaşik Dede’yle eski ve yeni günler üzerine konuştuk. O da aynı kaderi paylaşan diğerleri gibi bir gün memleketine dönmeyi düşünüyor. Bir de dedelerinin yaşadığı Muş’u ve Bitlis’i dünya gözüyle görmeyi...

Ermenistan’da nerede yaşıyordunuz, nasıl bir hayatınız vardı?

Gümrü’de yaşıyordum. Türkiye’ye 30 km. uzaklıkta. Yüksekokul mezunuyum, büyük bir fabrikada işçi olarak çalışıyordum. Annem çalışmıyordu, babamın büyük bir deposu vardı ama asıl mesleği öğretmenlikti. 15 kardeştik, şimdi az kaldık, çoğu öldü. Bir gün anneme sordum “Neden boyun bu kadar kısa?” diye. Dedi ki “Oğlum bir duvardan 15 taş çekersen ne kalır geriye?” Biz çok zengindik aslında; şu anda büyük bir dağın tepesinden aşağı inmiş gibiyim. 1988’deki depremden sonra hiçbir şey kalmadı Ermenistan’da. 24 akrabamı kaybettim depremde. Tırım vardı, onu sattık, elde avuçta ne varsa hepsini sattık. Torunuma süt almak için karım altın dişlerini sattı, iki litre süt alabilmek için hem de... İki çocuğum var, biri Ermenistan’da, biri Rusya’da. 12 yıl böyle direndik, yaşamaya çalıştık. Komünizmi biliyor musun sen, çok iyiydi. En fakir insan bile güzel yaşıyordu o zamanlar.

Komünizm neden iyiydi?

O dönem Ermenistan’da çok iyi koşullarda yaşıyorduk. Her şey ucuzdu. Etin kilosu 2 dolardı. Şimdi 16-17 dolar. Şu anda 100 kişiden iki kişi iyi yaşam koşullarına sahip, komünist dönemde 100 kişiden 88’i iyi yaşıyordu. Sovyetler’den ilk Ermenistan ayrılmak istedi. Başımıza ne geldiyse ondan sonra geldi.

Türkiye’ye gelmeye nasıl karar verdiniz?

Bir tanıdığım vardı buraya gelen, bana “Çalışmak istiyor musun?” diye sordu, “Türkiye’ye gideceğiz” dedi. Vizeye başvurduk, 320 dolar tuttu. Bir aylık turist vizesiyle geldim, dönemedim sonra. Burada tanıdık vardı ama para yoktu. Komşulardan borç aldım, bu odaya girdik. Sonra çalıştım, geri verdim aldığımı. Ben geldiğimde bu evde 10 kişi ancak vardı, şimdi 38 kişi var. Ayakkabı fabrikasında çalıştım. Hiç bilmiyordum ayakkabı işini, oturdum, izledim, sonra başladım yapmaya. İyi insanlardı aslında.

Ne kadar alıyordunuz?

Haftalık 140 lira. Çok çalıştım, az aldım ama bunlar olacak tabii. Sonra bir çiftlikte bahçıvanlık yaptım. Üç ay için girmiştim, çok iyi çalıştım, iki yıl kalmama izin verdiler. 300 TL maaş, bir aylık da fazla para verdiler.

O iki yıl içinde eşiniz de yanınızda mıydı?

Yok, o eve gelmesine izin vermediler. Bir Ermeni kadın vardı burada yaşayan, karım onun yanında çalışıyordu gündüzleri. Evinin işlerini, yemeğini falan yapıyordu. Akşamları da bu eve geliyordu, komşularımın yanında güvende olduğunu düşünüyordum. Bahçıvanlıktan sonra inşaatlarda demir işleri yaptım. Sonra tekrar bir ayakkabı fabrikasında çalıştım. Üç senedir işsizim, yok iş, bulamıyorum.

Şimdi nasıl geçiniyorsunuz?

İki aydır karım günlük temizlik işlerine gidiyor, idare ediyoruz.

Zamanı nasıl geçiriyorsunuz?

Zaman bekleyerek geçiyor. Deniz kenarına gidiyorum bazen, balık tutuyorum. Şimdi balık da kesildi, havalar sıcak olunca çıkıyor balık. Arkadaşlarım var, bazen onlarla tavla oynuyorum.

Hastalık, ölüm gibi durumlarda ne yapıyorsunuz?

Hasta olunca ilaç alıp idare ediyoruz. Hastane için Ermenistan’a gitmek gerekiyor. Ölüm olduğunda doğrudan Ermenistan’a gönderiyoruz.

Çocuklarınızla haberleşiyor musunuz?

Geldikten sonra altı ay, belki bir yıl haber veremedim, ne adres biliyorduk ne postane. Sonra memlekete dönen iyi bir adam geldi, dönüşte bize haberlerini getirdi. Şimdi sık telefonlaşıyoruz.

Burada yaşadıklarınızı anlatabiliyor musunuz?

Çok şeyi söylemiyoruz, ne gerek var onları da üzmeye. Onlar da aynı şekilde... Anlıyorum seslerinden, bir defasında torunum zehirlenmiş, bize iyi dediler. Anladım iyi değil, başladım hazırlıklara, gideceğim. İki gün sonrasına ancak para, otobüs bulabildim. O zaman haber geldi, iyileşmiş.

Buraya geldikten sonra hiç Ermenistan’a gittiniz mi?

Bir kez gidebildim. Çok zor gitmek, çok para gerek.

Başka bir memlekette, ailenizden ayrı yaşamak zor değil mi?

Tabii ki zor. Ama benim babam Bitlisli, annem Karslı, yani başka bir memleket değil aslında, burası bizim de memleketimiz.

Gittiniz mi hiç oralara?

Bitlis’te şehir merkezine birkaç kilometre uzaklıkta bir köyde yaşayan çiftçilermiş. Tapuları yokmuş tabii. Ben gidemedim oralara, pasaportum yok, para lazım. İsterim görmek ama zor.

1915’te neler olduğuna, neden ve nasıl buradan gittiklerine dair aileniz neler anlatıyordu?

Kaçmışlar işte. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar kaçmışlar...

Büyükleriniz Türklerle ilgili neler anlatırdı? Türkiye’ye gelirken korktunuz mu?
Biz Türklerle kardeş gibi yaşadık, ayrım yoktu. Hayır, korkmadım. Orada kalsam açlıktan ölecektim zaten.

Şu an Ermeni Soykırımı yasa tasarısı gündemde. İsveç Parlamentosu da kabul etti. Siz ne düşünüyorsunuz?

Benim politikayla işim olmaz, dünyada barış istiyorum. Nerede iş varsa çalışıp yaşayacaksın. Benim için önemli olan karşımdakinin insan olması. Irk ayrımı yapmam.

Türkiye’de geçirdiğiniz en mutlu zaman neydi?
İş olduğunda çalışıp mutlu oluyorum. Yoksa zor geçiyor, sıkılıyorsun.

Bir yatakta iki kişi

Şake Hanım, 46 yaşında, eşini kaybetmiş bir Ermeni. Kendisi gibi kaçak durumda altı kadınla aynı odada yaşıyor. Kirası kişi başı 25 TL, bir de haftada 10 TL verip mutfak masraflarını karşılıyorlar. Mutfak masrafı dediysek aslında olmayan bir mutfağın masrafı bu. Odanın girişindeki bir küçük tüp... Âdet öyleymiş, hiç çıkarmıyor yüzüğünü. Kocasının yüzüğünü ise iki oğluna ve dört torununa yemek almak için satmak zorunda kalmış. Şake Hanım, beş yıldır burada. Ondan önce Türkiye’ye gelen ablası çağırmış, “Gel, burada iş var, çalışıp çocuklara para gönderirsin” demiş. Beş yıldır dönemiyor, dönerse hep birlikte ama aç olacaklar. Şimdi çocuklarıyla olmasa da ablasıyla birlikte. Aynı yatakta yatıyorlar, odada da üç divan var. Her birinde iki kadın...

Şöyle anlatıyor Şake Hanım hikâyesini: “Geldim, ertesi gün işe başladım. İlk patronum Yahudi’ydi. İki yıl çalıştım, sonra o İsrail’e gitti, şimdi başka bir evde çalışıyorum. O zaman ayda 300 dolar kazanıyordum, şimdi ayda 600 kazanıyorum. Yol parası dışında harcamıyorum, hepsini oğullarıma gönderiyorum. Buraya altı kişi ayda 150 TL ödüyoruz, iki kişi aynı yatakta yatıyoruz ama olsun, ucuz. Bakalım, biraz daha para biriktireyim, çocuklarım kendilerini kurtarsınlar, döneceğim.”


Okur Yorumları
"ne gülüyorsun..." - 28/3/201021:16
ne gülüyorsun, anlattığım senin hikayen!" sözüyle başlamıştı Marks. İngiltere'de kapitalizme karşı başlattığı büyük saldırısının bütün insanlığı, tabbi alman işçileri de, ilgilendirdiğini vurgulamak için...bugünkü resim de, marks amca'nın hala güncel olduğunu haykırıyor. burada kaçak ermeniler, hollanda da türkler ve faslılar, abd'da başkaları, afgan, afrikalı...ne farkeder...aptallar mı ırkçı olur, yoksa ırkçılık/milliyetçilik mi insanı aptallaştırır? bu soru sorularak ödüllü bir makale yarışması yapılmalı...
kartopu

kacak calismak suc mudur? - 27/3/201016:13
Kacak calismak cogu ulkede suc gerektirip yurt disi edilebilir,ama asil SUC gerektiren sey bir azinligi hedef olarak gosteren zihniyettir,kim olursa olsun Turk ,Ermeni, Arap,,Angela Merkel'in veya Sarkozy'nin butun kacak turkleri,veya Cezayirlileri yurt disi edeceklerini aciklamalarina ne tepki gosterirdiniz??bu tur zihniyetlerin Almanya'da sucsuz turklerin evlerini yakan ,Rusya'da Kafkasyalillari sokakta olduren dazlaklarlan hic bir farki yok,,(Genel olarak kacak iscilerin sinir disi edilecegini soylemek baska herhangi bir milleti hedef olarak gostermek baska seyler)
seto15

Kaçak işcilik yoksa suç değil mi? - 26/3/201015:30
Herşeyi bir tarafa bırakın, herhangi bir ülkeye turist vizesiyle gidip işci olarak çalışırsanız bunun cezası sınır dışı etilmektir. Yoksa ben yanlış mı biliyorum?
göksu12



“Kaçak Ermeni işçi” Portreleri
 © This content Mirrored From TurkishArmenians  Site turkiye-ermenileri.blogspot.com/
Çoğunluğu kadın olan Ermenistanlı kaçak işçilerin ortak hayali, bir gün ülkelerine dönebilmek.

28/03/2010 Radikal

Araştırma rakamları: Ayda 1000 TL civarında kazanıyorlar. Sayıları 15 binden fazla değil. Sadece kaçak Ermeni işçilerimiz yok, 600 civarında okula gidemeyen kaçak Ermeni çocuğumuz da var

NAZAN ÖZCAN

“Gelmeden çok korkmuştum, sonra baktım kimsenin kimseye bir şey yaptığı yok. Ama hâlâ televizyonda ‘Ermeni Soykırım Tasarısı’ dendiğinde sorunlar çıkıyor. Sadece Türklerle değil İstanbullu Ermenilerle de...” G. A., kadın, 36 yaşında. “Her şey iyi gibi geliyordu ilk geldiğimde, bir tek mahalledeki manav dışında, o biliyor Ermeni olduğumu, ne zaman gitsem tersliyor, kırıcı şeyler söylüyor. Hrant Dink öldürüldüğünde buraya kadarmış dedim, sabah toplanıp dönecektim, Türk patronum dur dedi, bizim yanımızdasın, sana bir şey yapamazlar.” F.K., kadın, 33 yaşında. “Kolay değil, sizi düşman bilen, sizin düşman dediğiniz insanların ülkesinde çalışmak. Ermenistan’da çok eleştiren var buraya gelenleri.” L.M., kadın, 40 yaşında.

Bu üç konuşmacının kadın olmaları dışında bir ortak noktaları daha var: Hani “hisli” konuştuğu zaman “insancıl”lık konusunda mangalın bütün küllerini üfleyen Başbakanımız Erdoğan’ın “gerekirse sınır dışı ederiz” dediği “kaçak” Ermeni işçi olmaları. Hani, ABD komisyonundan geçen tasarının öcünü almak için “hedef tahtasına” yerleştirilen kaçak işçiler. “Kovarız” dendiğinde memleketin çoğunluğunu “zil takıp oynayacak” hale getiren bu insanlar kim peki? Kim ve daha nice sorunun cevabı, Eurasia Partnership Foundation’ın isteğiyle Alin Ozinian’ın gerçekleştirdiği ve sonuçları daha bir ay önce açıklanan “Türkiye’deki Ermenistanlı Yasadışı İşçiler” raporunda var. Çalışma 2009’un Nisan- Ağustos ayları arasında İstanbul, Ankara, Antalya ve Trabzon’da kotarılmış. 50’si yüzyüze röportajlar, 150’si ise anket olmak üzere 200 kaçak Ermeni ile görüşülmüş. Ozinian’ın çalışmadaki amacı, Ermenistanlı kaçak çalışanların Türkiye’deki genel durumunun, toplumla ilişkilerinin ve yaklaşık sayılarının tespiti ve araştırma sonunda diplomatik ilişkisi olmayan Ermeni ve Türk hükümetlerine ve sivil topluma Ermenistanlı işçilerin sorunlarının çözümü konusunda tavsiyelerde bulunulabilmesi.

En başta söyleyelim de, Başbakanımızın içi rahatlasın. Anket yapılan Ermenistanlı işçilerin yüzde 96’sı bir gün ülkelerine geri dönmek istiyor kesinlikle. 45 yaşındaki A.B. şöyle diyor: “Tabii ki istiyorum, ama ne zaman, söylemek zor. Gönüllü sürgün bizimkisi...”

Alin Ozinian’ın araştırmasına göre, kaçak işçilerin sayısını kesin olarak belirlemek imkansız.

Ozinian bu nedenle siyasilerin söylediklerini baz alıyor. 2000’de Çiller 30 bin, 2005’te Dışişleri Bakanı Abdullah Gül 40 bin, 2006’da AKP milletvekili Yaşar Yakış 40 bin, 2007’de yine Yakış 70 bin ve 2010’da Başbakan Erdoğan 100 bin kaçak Ermeni işçi olduğunu söylemiş. Ozinian tabii ki siyasilerin söyledikleri üzerinden gidiyor ama kendi yargısı şöyle: “Kesinlikle 100 bin olduğunu sanmıyorum, tahminimce 10-13 bin arasındadır en çok.”

Araştırmanın sonuçları “göçmenliğin” ne kadar zor bir zanaat olduğunu ortaya koyuyor. Ermenistanlı kaçak işçiler keyiflerinden gelmiyor Türkiye’ye. SSCB’nin dağılmasının ardından yaşanan ekonomik istikrarsızlık ve işsizlik, 1998 depreminin ülkeye getirdiği olumsuz etki ve Karabağ nedeniyle Azerbaycan ve Türkiye ile kapanan sınırlar ve ekonomik ambargonun yarattığı sancılı ekonomik süreç etkili olmuş. Tabii Türkiye’yi seçmelerinin sebepleri de var: Sınırların kapalı olmasına rağmen Türkiye’ye ulaşım kolaylığı ve ucuzluğu, Türkiye’deki vize rejimi, kıdemli Ermenistanlıların yeni gelenlere konaklama ve iş bulma konusundaki yardımları ve yerleşik Ermeni cemaatinin işçiler için potansiyel işveren olmaları. Ermenistanlı işçilerin yüzde 50’ye yakını deprem bölgesinden ve kırsaldan. Ermenistanlıların büyük çoğunluğu ülkeye Türkiye-Gürcistan sınırından karayoluyla, bir kısmı da havayoluyla gelip 30 günlük vizeyle Türkiye’ye girmiş. Ortak nokta şu: Kendilerinden önce İstanbul’a gelmiş bir dost, komşu, akraba vs’nin yardımıyla İstanbul’a gelmeye karar vermek. Karayoluyla gelenler 100 dolara aldıkları biletleriyle Tiflis-Batum-Trabzon üzerinden İstanbul’a varıyorlar. İstanbul’a vardıklarında bazılarının işleri hazır oluyor ve hemen çalışacakları ailenin yanına gidiyorlar. Gündelikçi olarak çalışacaklarsa Kumkapı’da ev kiralayan arkadaşlarının bir odasını da onlar kiralıyor. İşçilerin büyük çoğunluğu İstanbul’da çalışıyor. Yatılıların çoğunluğu Ermeni cemaatinin yoğun olarak yaşadığı Şişli, Yeşilköy, Bakırköy, Kadıköy gibi semtlerde. Bazıları ise sezonluk olarak Trabzon başta olmak üzere Doğu Karadeniz’de, (çay ve fındık toplamak) yaz döneminde ise Antalya başta olmak üzere güneyde otel hizmetlisi olarak çalışıyor.

En çok kadınlar

“Kaçakların” yüzde 96 gibi yüksek bir oranı kadınlar. Kadınların yüzde 72’si ev işleri ve temizlikte, yüzde 18’i hastabakıcı, yüzde 6’sı ise tezgahtar olarak çalışıyor. Aylık kazançları da ahım şahım değil. Yüzde 39’u aylık olarak 550, yüzde 26’sı 500, yüzde 13’ü 650, yüzde 10’u 600, yüzde 6’sı 800 ve yüzde 3’ü 1000 dolar civarında para alıyor. Tabii bu paralar Ermenistan’daki ailelere gönderiliyor.

Erkeklerin sayısı oldukça az ve genellikle kuyumculuk ya da ayakkabıcılık alanında çalışıyor. Yüzde 96’yı oluşturan kadınların beyanlarına göre neredeyse hepsi üniversite mezunu. Ama bunu kabul etmeyenler de var. 45 yaşındaki K.S. şöyle diyor:
“Kime sorarsanız mutlaka üniversite mezunuyuz, doktoruz, öğretmeniz der. Daha neler. O kadar eğitimli olanlar Amerika’ya, Avrupa’ya gitti, burada öyle eğitimli çalışan bulamazsınız.” Çoğunluk kadınlar olunca, işin içine çocuklar da giriyor. Türkiye’de doğan çocuklar ne Türkiye ne de Ermenistan vatandaşlığına geçebiliyor. Yani “kaçak çocuk” oluyorlar. Oturma izinleri olmadığı için devlet okuluna da, azınlık okullarına da gidemiyorlar. Çocukların tam sayıları kesin olmamakla beraber, tahmin edilen sayı 600-800 civarında.

Bu kadar sıkıntılı hayatları yetmiyormuş gibi, bir de insan ilişkileri sorunlarıyla uğraşıyorlar. Ermenistanlılar genelde yanlarında çalıştıkları Ermeni cemaati üyeleriyle bazen sorun yaşadıklarını söylüyorlar. Farklar, dildeki farklılık, İstanbul Ermenilerinin kendilerine yukarıdan bakışı bazen canlarını acıtırken, kendi içlerinde Türk-Ermeni kıyaslaması kaçınılmaz hale gelebiliyor. “Bizi hor görüyor çoğu, hiçbir şey bilmediğimizi düşünüyorlar. Onların evinde televizyon yokken bizimkinde vardı” diyor 46 yaşındaki A.B. 38 yaşındaki M.S. ise aynı kanıda değil:

“Yine Ermeni’nin evinde çalışmak daha iyi, haberlerde Ermenistan’la ilgili kötü bir şey deniyor, nereye saklanacağımı şaşırıyorum. Ermeniler hor görüyor ama Türkler de bazen ‘biz sizi doyuruyoruz siz hâlâ hainlik yapıyorsunuz’ diyorlar.”

İki ortak nokta

Ozinian raporunda Ermeni işverenlerin “işveren”den çok “hayırsever” bir ruh haline büründüklerini kaydediyor. 50 yaşındaki İstanbullu bir Ermeni şöyle diyor: “O paraya çok daha iyi temizlikçi bulabilecekken ‘hayırdır’ diye onları çağırıyoruz. Riskli bir iş, kaçak çalışanlar sonuçta, polisle bile derde girebiliriz... Ama yardım edelim yazıktır diyoruz.” 44 yaşındaki başka bir Ermeni ise “Bir kere aldım gündeliğe, bir daha asla, hepsi hırsız, aç gözlü... Biz Türkiyeliyiz, onlarla pek anlaşamıyoruz” diye görüş vermiş. Türk işverenlerin tavrı ise genellikle 42 yaşındaki F. K. gibi: “İçim rahat evimi, çocuğumu teslim edebiliyorum. Mutfaklarımız uyuyor, hatta çocukla Rusça konuş öğrensin diyorum. Bir Moldovalı çalıştırmaktan daha iyi, huyumuz alışkanlıklarımız çok benzer.” Tabii işin içine “soykırım” lafı, milliyetçilik filan girmediği sürece. Ozinian “Her Ermenistanlı için 1915 olayı soykırımdır ama Türkiye’de kaldıkları süre içinde bu sorunun iki ülke arasında krize dönüşmesi onları rahatsız ediyor, bakış açıları çok siyasi değil. Ama böyle açıklamalar yapılınca tedirgin hissediyorlar tabii” diyor. Protokolleri ya da Amerikan Kongresi’nde alınan kararları da pek takip etmediklerini söylüyor Ozinian:

“Onların bu gelişmelerden haberleri bile yok, her gün iş ev arası bir hayat yaşıyorlar. Patronları özellikle Türk ya da Ermeni olanlar konuyu dillendirdiklerinde cevap verme gereği hissediyorlar.” Alin Ozinian’ın raporu hazırlarken ortak nokta olarak gördüğü şu: “En dikkatimi çeken aynı işi Ermenistan’da aynı para karşılığı bile yapmak istememeleri, bunu onur meselesi yapmaları. İkinci nokta ise Ermeni cemaatle düşünülen kadar sorunsuz ilişkilerinin olmaması, aralarında ciddi kültürel fark olduğuna inanıyor iki taraf da.”


Tüm yazıyı Oku Tüm Yazıyı Oku !

İstanbullu Ermeniler

 © This content Mirrored From TurkishArmenians  Site turkiye-ermenileri.blogspot.com/


Kaliforniya eyaleti, ABD içinde Ermenilerin en yoğun bulunduğu eyalet. Eyalet sınırları içerisinde hemen her büyük şehirde kalabalık bir Ermeni toplumu da mevcut. En büyük ve kalabalık oldukları yer ise Los Angeles ve civarı. Kalabalık oldukları kadar da epey etkililer. İçlerinde zamanında Türkiye'den gelmiş olanlar olduğu gibi, hiç Türkiye görmemiş olanlar da var. Kendilerine ait dernekleri, lokalleri, gazeteleri var. Ermeni diasporasının en güçlü olduğu, soykırım iddialarının en yoğun olduğu yerler buralar. .

Hemen tamamı Türkiye'den göç edenler tarafından kurulmuş olan İstanbul Ermenileri Organizasyonu da bu derneklerden birisi. Dernek yetkilileri ile uzun bir süredir çeşitli vesilelerle bir araya gelen Pasifika Enstitüsü yetkilileri, düzenledikleri festival için bir teklif iletmişler bu organizasyonun önde gelenlerine. Teklif kısa sürede kabul edilmiş ve İstanbul Ermenileri Organizasyonu festivalin ana destekçilerinden biri olmuş.

Pasifika Enstitüsü yetkilileri, iki toplum arasında özünde ve aslında zannedildiği veya gösterilmeye çalışıldığı gibi büyük problemler olduğuna inanmıyorlar. Karşılıklı anlayış, birbirini dinleme ve anlamaya çalışma, ortak kültürel değerlerimizi ön plana çıkararak diyalog çalışmaları ile güzel ve isabetli adımlar atılacağına inanıyorlar. Bu noktada yapılan bütün çalışma ve gayretlerde kısa sürede elde ettikleri meyvelerle ne kadar doğru bir yolda olduklarını da görmüşler.

Her yıl geleneksel olarak yaptıkları 'Kültürlerarası Dostluk Yemeği' münasebeti ile büyük ve tanınmış bir otelin salonunda toplanan 300'e yakın seçkin kişinin katıldığı programlarında konuşmacılardan birisi Ermeni asıllı bir polis müdürü idi. Davetliler arasında da azımsanmayacak sayıda Ermeni bulunuyordu. Los Angeles'ın seçkin bölgelerinden Pasadena'nın emniyet müdürlüğünü yapan Bernard Melekian, kısa bir süre önce de eyaletin bütün polis şeflerinin başına getirilmiş. Çok güzel bir konuşma ile salonda bulunanlara Pasifica ve yaptığı diyalog faaliyetlerini de öven Melekian, yemek sonrası zamanlarda da münasebetlerini devam ettiriyor.

İlk tanışmalarda, ilk defa irtibata geçildiğinde ve belli bir aşamadan sonra gerçekleştirilen ilk ziyaretler esnasında şimdiye kadar bu şekilde bir yaklaşımla karşılaşmadıkları için mesafeli bir şekilde hareket edenler çok kısa sürede anlaşıp kaynaşıyorlar. Bu güzel gelişmede hiç kuşkusuz son 30-40 yıl içerisinde Türkiye'den göç ederek ABD'ye yerleşen ve gerçekten de çoğu İstanbullu olan grubun katkısı büyük oluyor. Damak tadından içilen çaylara, dinlenilen şarkılardan tutturulan türkülere kadar bir ortaklık, benzerlik ve hatta aynılık mevcut. En çok izledikleri kanalların başında Samanyolu Televizyonu geliyor. Türkiye'deki bütün gelişmeleri takip ediyor, son dönemde devletler nezdinde olan yaklaşım çalışmalarını da heyecanla takip ediyorlar.

Ülkemizde yapılan güzel faaliyetleri anlayamayan, anlamak istemeyen, her fırsatta karalamaya çalışan gruplar hiç eksik olmamıştır. Benzer bir durum ABD'deki Ermeni toplumu arasında da yaşanıyor. İstanbullu Ermeniler, bu konuda zaman zaman ciddi sıkıntılar da yaşıyorlar. Bütün zorluklara rağmen güzel şeyler oluyor, hoşgörü ve anlayış diyenler, diyalog diyenler dünyaya huzur getirme adına önemli işler ortaya koymaya devam ediyorlar.

15 Mart 2009, Pazar
Esat Gürbüz, Zaman
gezginabi@zaman.com.tr

Tüm yazıyı Oku Tüm Yazıyı Oku !

Bir İstanbul Var İdi...

 © This content Mirrored From TurkishArmenians  Site turkiye-ermenileri.blogspot.com/
Bugün sizlere, bir zamanların İstanbulu'nu, eskinin güzel İstanbulu'nu, benim İstanbulum'u anlatmak istiyorum.

Bu masal 1945 senesinde başlayıp en geç 1965, hadi bilemediniz 1970'de biter.
Bir şehri anlatabilmek için ilk önce oranın halkını, ahalisini anlatmak lazım.

Masalımızın başladığı zamanlar İstanbul'un nüfusu bir milyonun epey altında idi.
Şehir nüfusunun nerede ise yarısı Ermeni, Rum, Musevi ve Levantenler'den müteşekkil idi. Bir miktarda Rus vardı, ama Ruslar asıl benim devrimden önce varmış maalesef o günleri göremedim. . .

Bütün bu insanlar o melun ve meşum 6-7 Eylül'e kadar belli bir ahenk içinde, din farkına aldırmadan keyifle yaşarlardı.

Müslüman nüfus, gayrı müslimlerin hususi günlerini onlar ile beraber kutlar, gayrı müslimler de, müslümanların mukaddes kabul ettikleri günlere iştirak ederlerdi. Komşusunu imrendirmemek için Ramazan'da oruç tutan Museviler, Rumlar, Ermeniler gördüm.

Ayrıca bu gayri müslimler kendi işlerinde çok usta oldukları için İstanbul'un kültür, mutfak, tıp, ticaret hayatına katkılarda bulunurlardı.

Bu adamlar temiz pak, hanımları, kızları şık giyinirler ve şehrin güzelliğine güzellik katarlardı.

Ama 6-7 Eylül başta Rumlar olmak üzere gayri müslimleri korkuttu ve kaçırdı. Museviler de yeni kurulmakta olan İsrail'e gittiler. Yine Osmanlı'nın sadık tebaası olarak bilinen Ermeniler iyi dayandılar.

1960'lı senelerdeki ve 1974'teki Kıbrıs hadiseleri hemen hemen bütün Rumların İstanbul'u terk etmesine sebep oldu.

Peki şimdi durum ne?

Ne olacak, bu kaçan 'gavurların' yerlerini İstanbul'a göç edenler aldı, şehrin nüfusu 20 milyonu buldu.

Gelen nüfusun ezici çoğunluğu tahsilsiz ve kültürsüz idi. Ayrıca biraz daha medeni olabilmek için en pek bir gayret göstermedikleri gibi yerleştikleri yerleri de geldikleri yerlere çevirebilmek için ellerinden geleni yaptılar.

Kaçak evlerini koruyabilmek için ha babam cami yapıp durdular ve hiç bir yetkili 'yapmayın' demedi aksine hazine arazilerinin talan edilip mafya marifeti ile satılmasına göz yumdular.

İstanbul bir kebap ve lahmacun başkenti haline geldi. Suyu içilmez oldu. Halbuki eskiden İstanbul'daki her musluktan su içebilirdik.

Ama kimsenin hakkını yemeyelim. Hiç kimse bu yeni İstanbullular'a 'Böyle yapmayın! Şöyle yapın!' diyerek yol göstermedi, tembih etmedi. Aksine onları oy deposunda birer parça olarak gördükleri için, her türlü hislerini istismar ederek onların geri kalmalarına ve bugünlere gelinmesine sebep oldular.

Eskiden Beyoğlu parfüm ve çikolata kokardı. İpek kumaşlar satılırdı. Mezenin en güzeli bulunurdu. En iyi kadın berberleri ve terzileri burada idiler. Yani bugünkü Arap Çarşısı manzarası ile hiç alakası yoktu. İnsanları şık, temiz ve sessiz idi.
Her gece en az 15 tiyatro perdelerini açardı. Saray Sineması'nda ise bazen Münir Nurettin Bey bizleri mesteder bazen de Avrupa'nın en gözde sanatkarları yer alırdı.
İstanbul'un bir çok yerinden diğer semtlere tramvay ile gidilirdi.

Bir fikir verebilmek için bazı güzergahları sayayım.

Bebek-Sirkeci, Tünel-Şişli, Kurtuluş-Tünel, Edirnekapı-Taksim, Kadıköy-Bostancı, Atikali-Harbiye, Topkapı-Sirkeci, Üsküdar-Kısıklı, Üsküdar-Kadıköy ve daha başkaları.
Boğazın ve Kadıköy tarafının bugün çoğu kapanmış iskelelerinden de vızır vızır vapur işlerdi. Minibüs denen lanet yoktu. İnsanlar denizden ve vapura binmekten korkmadıkları için Şehir Hatları vapurlarına binerlerdi. Bir sade kahve ısmarlar, gazetenizi okuyarak huzur içinde seyahat ederdiniz.

İstanbul'un bütün şoförleri, bütün adresleri bilirlerdi; 'Abi, ben karşı tarafın taksisiyim' mazeretini hiç duymazdınız.

Satılan gıda maddeleri hep taze, temiz ve ucuz idi. Lokantalarda tatsız sürprizler ile karşılaşmazdınız. Bir ufak rakı, enfes mezeler, güzel bir lüfer ve üstüne kaymaklı ayva tatlısı tutsa tutsa adam başı 5-6 lira tutardı. Beyoğlu, İNCİ pastahanesinde profiterol 35 kuruşa satılırdı. Simitin küçüğü beş, büyüğü on kuruş, çiroz on kuruş, ekmek ise 15 kuruş idi.

Sonbaharda Boğaz lüfere çıkan sandallar ile dolar, bunların yaktığı ışıklar deniz ortasında bir fener alayı meydana getirirdi. Sandal içinde mangallar yanar, komşular ile sohbet ederek yakalanan lüferler taze taze yenilirdi.

Boğaz, hakiki bir mücevherdi. Boğaz'daki meyhanelerin çoğunu Rumlar ve Ermeniler işlettiği için oralarda yenilen mezeler (bugün artık rastlanmayan topik, uskumru dolması, hakiki çiroz) ve İstanbul'un denizinden çıkan ıstakozlar, kılıç balıkları vesaire deniz mahlukatı enfesti.

Lokantalardaki çoğu Rum olan garsonlar hem ne sattıklarını bilirlerdi hem de neyin ne ile yeneceğini. Günaha girmekten korkmadıkların için dükkanda satılan her lezzeti tatmışlardı. Bugün her neden ise denizden çıkan çoğu şeyi yemenin günah olduğuna dair yanlış bir kanaat var.

Ada'ya gitmek, Çamlıca'ya çıkmak, Moda veya Fenerbahçe'de yürüyüş yapmak, Beykoz Çayırı'nda eğlenmek, pazar sabahları Taksim'den Taşlık'a yürümek hep birer zevk idi. Pazar sabahlarının diğer bir eğlencesi de onbeş günde bir Şan Sineması'nda Münir Nuretti Bey'in idare ettiği Kalsik Türk Müziği konserine gitmekti. Akşam saat altı oldu mu, radyoda fasıl başlardı.

Eskiden her değişen rüzgar ile bir başka güzel kokan İstanbul havası, şimdi artık lahmacun ve kebap kokuyor.

Biraz moralim bozuldu, neşem kaçtı. Daha fazla yazamayacağım!
Ahmet Çavuşoğlu
Güneş, 29.7.2008

Tüm yazıyı Oku Tüm Yazıyı Oku !

Ayşe Nana Bir İstanbul Ermenisiydi

 © pix Ümit Bayazoğlu'nun ROLL dergisinde Kasım-2000 sayısında yayımlanan yazısı....

Roma'da Rugantino adında bir gece kulübünde bir doğumgünü partisi. Tarihlerden 5 Kasım 1958... Kulüp Amerikalı milyarder Peter Howard Vanderbilt tarafından bu geceliğine "kapatılmış". . . Orkestra her zamanki "demirbaşlar" değil, "hususi"; New Orleans Jazz Band. Konuklar da pek ünlü, ilk bakışta göze çarpanlar; Tyrone Power, Elsa Martinelli, Linda Christian, Anna Maria Mussolini ve Frederico Fellini ile Anita Ekberg'in kalabalık masası davetin flaş isimleri...

Gelgelelim parti son derece sönük geçiyor. Ağzını kapatmaya lüzum görmeden esneyenler bile var. Ama sabaha karşı üç civarı birden herkes canlanıyor. İnce belli, beyaz tenli, kara kaşlı, kıvrak bir kadın yalınayak sahneye fırlayıp "halı serin, dans edeceğim" diye emrediyor. Partideki herkes avuç içi kadar küçük yuvarlak pistin etrafında toplanmış, tempo tutuyor. Bu sırada ve ön saflarda mevzilenmiş Roma İmparatoluk sülalesinden Prens Hercolani ceketini çıkararak piste atıyor. Diğer centilmenler ondan aşağı kalır mı! Onlar da ceketlerini sahneye fırlatıyorlar... Kimin davet ettiği meçhul dansöz bunların üzerinde oynuyor. Hatta Anita Ekber de bir ara ona katılıyor. O gece "milyarder ceketleri" üzerinde oryantalle kanmayıp striptiz de yapan bu dansöz anlı şanlı Ayşe Nana'dan başkası değildi.

Davetin yankıları Nana'nın haftalık L'Espresso dergisinde çıkan "üstsüz" fotoğraflarıyla arşa çıktı. Kazara da olsa Nana'nın fotoğraflarını gören bazı katolikler akın akın kiliselere koşup, "kirlenen gözleri ve dimağları için" günah çıkarttılar. Polis Ayşe Nana'yı "izinsiz çalışmak ve müstehcen gösteri yapmak" suçlamasıyla gözaltına almıştı. Sınır dışı edilmesine karar verildi. Ancak "adı öğrenilemeyen bir milyarderin" kefaretini ödemesiyle İtalya'da kalabildi. Hemen ardından da meşhur gazeteci Saro Balsamo ile nişanlandı. Bu peşpeşe gelen haberler Türkiye'de bomba tesiri yapmıştı. Nana Katolik İtalya'yı çalkalamış, ardından bahaneler uydurup geldiği İstanbul'da da bir güzel havasını atmıştı...

Roma'ya dönüşü de olay olmuştu. İtalya'da henüz "skandal gece" unutulmamış, kamunun öfkesi henüz yatışmadığından Nana Roma tren istasyonunda biriken "muhafazakarlar" tarafından yuhalandı, ıslıklandı. O gün istasyon karakolu alarma geçip, güvenlik kuvvetleri iki misline çıkarmıştı. Nana gümrükten ancak polis kordonu ve gazetecilerden oluşan bir ordu eşliğinde çıkabildi.

Hadise bununla kalsaydı belki hiçbir şey olmayacaktı. Fakat sonradan rejisör Fellini'nin "skandal geceden" ilham alarak "La Dolce Vita" isimli filmi çevirmesi üzerine Roma sosyetesinde derin bir infial uyanmış ve Fellini'ye "hakaret" davası açılmıştı. Roma yüksek sosyetesine mensup bazı şahsiyetler, kendilerine bu filmle "saygısızlık, terbiyesizlik" edildiği kanaatindedir. Günlerdir ülkenin tüm sinemalarında gösterilen filmin yasaklanması için yönetime baskı yaptılar. Kilise de bunu desteklemişti.

Hatta bu "dini terör" Nana'yı da ürkütmüştü. Kendisine ve nişanlısına zarar geleceğinden korktuğu için uyduruk bir basın toplantısıyla, "Sarhoştum, İtalyan halkından özür dilerim. Katolik kültürüne saygım var, hatta katolik olmayı düşünüyorum" diyerek bir güzel kıvırttı. Ortalık da böylece yatışmış oldu.

Tabii onun bu şöhreti tesadüfi değildi. Daha 1952'de Mısır Kralı (şişko) Faruk'un (120 kilo) sarayına davet edilmiş, Avrupa sosyetesine verdiği "garden partide" dans etmişti. O dönemin magazin ruhunda bu haberin nasıl yankılandığını tahmin edemezsiniz... Zaten bundan sonra Nana'nın gözü Türkiye'yi görmez oldu... Nana 60'lı yılların sonlarında daha gitmeden önce İstanbul'u, gazete ve dergilerle de taşrayı derinlemesine kasıp kavuruyordu.

Nana'nın nasıl dansa başladığına tanıklık eden sevdiğimiz bir abimiz var: Orhan Boran!... "Leyleğin Ömrü" adlı anılarında o tarihi günü pek güzel anlatmış. Nana, 1950'de annesiyle birlikte "Kervansaray"a gelmiş. Orhan Boran o sıra bu gazinoda hem şovmen hem de direktör. Annesinin dediğine göre kızı 18 yaşında ve dansöz olmak istiyor. Orhan Boran (Humphrey Bogart rolünde) loş bir köşeye çekilip bir sigara yakıyor. Ve bakın ondan sonra neler oluyor: "Müziğin ilk mezürleriyle sırtındaki pelerini atıverdi. Aynı anda servis kapısının önünde bir şangırtı koptu. Komi bir tepsi bardağı düşürmüştü herhalde. Onu azarlayamazdım, çünkü aynı anda ben de dudağımdaki sigaramı kucağıma düşürmüştüm. Nana pistte sansürle kara bantlanacak yerlerinde üç-beş şifon parçasıyla çırılçıplak dans ediyordu..."

O gün Orhan Boran Nana'yı her nedense patronuna tavsiye etmemiş. Kervansaray'da değil ama rakip gazinoda iş bulan Nana; bir anda kendini Zennube, Aysel Tanju, Necla Ateş, Özcan Tekgül gibi herbiri kendi çapında şöhret dansözler arasında buluvermişti. Tıpkı Zennube gibi onun için de şarkılar bestelenmişti. Mesela, "Nana gitti Parise / Kaldık Semiramis'e / Semiramis yine hamile / Düştük Türkan Şamil'e" diye... Bu şarkıda; sık sık Beyrut, Roma, Paris turnelerine giden ve oralardan dönmek bilmeyen Nana'ya sitem var. Bir başka şarkıda ise hayranları onu nasıl özlediklerini şöyle ifade etmişlerdi: "Nana balkonda yatar / Altına minder atar / Beyaz donu içinde / Kara kedi saklar..."

Not: Nana dansı yaş haddinden 80'lerin başında bırakınca da sahneden kopmadı. Dans okulları açtı. Tiyatro kurdu, batırdı, çıkardı. Çeşitli filmlerde oynadı. Film de çekti, rivayete göre bunlardan biriyle Cannes'da yarıştı. "Reha Erus'un Roma'dan bildirdiğine göre", son yıllarda (38 koltuklu) bir cep tiyatrosunda erotik oyunlar sahneliyormuş. Kimseye görünmeden bazen İstanbul'a gelip gittiği oluyormuş. Talimhane'de anasından kalma taşınmazları varmış. En son 1990'ların başında görünmüş... Unutmadan, Nana bir İstanbul Ermenisiydi. İtalya'da sırf daha "oryantal" görünsün diye Ayşe Nana olarak "prezante" edilmişti...

Arman Artuç

Tüm yazıyı Oku Tüm Yazıyı Oku !

Patriklik Merkez Kilisesi Salonundaki İftar Konuşması

PATRİK MESROB II HAZRETLERİNİN İFTAR KONUŞMASI

Çok Değerli Dostlarım,

Bir kez daha Mübarek Ramazan ayı vesilesiyle iftar sofrasında bir araya gelebildiğimiz için Allah?a hamd ediyorum. Patriklerin, Hahambaşlarının, Padişahların iftar sofralarından eksik olmadıkları Osmanlı geleneğinden bugünlere kadar devam eden bu çoğulcu iftar geleneği, hoşgörünün, birlik ve beraberliğin, dostlukların abideleşmesini temsil ediyor. Ülkemizde aynı havayı soluyan bizlerin, aynı sofralar etrafında toplanmamız da aslında bir o kadar olağan. Mübarek Ramazan ayının tüm bereketiyle ülkemiz için hayırlara vesile olmasını dilerken, bu mübarek ay süresince tutulan orucun, ve diğer ibadetlerin Yüce Allah'ın katında taksiratlarımızın affına neden olmasını diliyorum. Yurtdışındaki insanlar, biz burada, ülkemizde, tek vücuduz.

Türkiye Cumhuriyeti'nin çıkarları, bizim çıkarlarımızdır. Hepimiz de bu ülkenin çocuklarıyız, gidecek başka bir yerimiz yok. Artık atasözü haline gelmiş olan Ulu Önder Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" bir yandan yüreklerimize işlerken, diğer yandan kalleşçe şehit edilen güvenlik görevlilerimize Allah'tan rahmet diliyorum.

Bizler bu iftar sofralarında din, dil, ırk, mezhep ayırmaksızın tek ALLAH inancıyla sevgi ve huzur içinde Müslüman kardeşlerimizin oruçlarını açmaları vesilesiyle bir arada bulunuyoruz. Yüce ALLAH'tan bulunduğumuz hassas coğrafyada ve tüm dünya üzerinde barışı ve huzuru getirmesini niyaz ederken, bunun büyük çapta biz insanların elinde olduğunun da bilincindeyiz. Üç semavî dinde de orucun ne kadar önemli bir yeri olduğunun farkında olarak, Yüce ALLAH'tan tüm ibadetlerimizi ve tutulan oruçlarımızın kabulünü diliyorum.

Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

26 Sep 2007

Tüm yazıyı Oku Tüm Yazıyı Oku !

İstanbul Ermenileri Fotoğraf Sergisi

"Bu topraklarda doğduk, bu topraklarda büyüdük, bu topraklarda öleceğiz" diyenlerin hikâyeleri...

GEO Türkiye için 2006 yazında başladığımız İstanbul Ermenileri çalışması, bu sergiden sonra da sürecek

Bu çalışmanın hayat bulmasında sevgili dostumuz, Hrant Dink'in katkısı bizim için unutulmaz. Bu süreçte o kadar çok dost edindik ki, onların varlığı en büyük kazancımız oldu.

Bayramlarda, vaftizde, düğünde, cenazede bir aradaydık Madağ denen sevgi sofralarına konuk olduğumuz, acı kahvelerini içtiğimiz, Bitlis işi sarma tütünlerini, içki masalarını, dost meclislerini paylaştığımız bu insanlar, bu ülkenin, bu kentin insanları Bu yüzdendir ki, "Burada doğduk burada büyüdük burada yaşıyoruz ve burada öleceğiz" diyorlar.

Biz de iyi ki sizi tanıdık iyi ki varsınız diyoruz..,

Bu sergi bir imeceyle gerçekleşebildi. Bizden desteğini esirgemeyen dostlarımızın anlamlı katkılarıyla:

Görsel Print'e ve Uğur Ercan, Fikret Taşbek Zafer Sükyen, Havva Şenoğlu'na; As Dekorasyon'a ve Naim Belgeye; Bülent Müftüoğlu'na; Kemal Seyhan'a; Bülent Aral'a; fican'a ve Leyla Kılıç Karakaynak'a; Sarajans'a ve Sara Museri'ye; Venezia Cafe'ye ve Sibel Yalın, Mahir Dönmezer ile Kerim Ağca'ya; Nostaljiye ve Süha Hamama, Cemal Yıldınm ile Sona Öcal'a; Objektif Fotoğrafçılık'a ve Mahmut Yıldınm ile Ali Güvenç'e, Artifect'a ve Işıl Küçükekrnekçi ile Serhan Akalın'a; Nar Tasarım'a ve Mehmet Kırarslan'a; Aycan Işık. Serkan Ölmez, I Serpil Kılıç, Ekin Kılıç, jale Özgentürk. Vincent Bouvard ve Selver Taşdelen'e teşekkür borçluyuz



Mehtap Yücel
Gazetecilik yaşamına haftalık haber dergisi Sokakta fotoğraf muhabiri olarak adım attı. Ardından sırasıyla; Turkish Times. Tempo, Panorama ve Turkuaz dergilerinde fotoğraf muhabirliği yaptı. Hürriyet gazetesinde çalıştığı dönemde, dizi - araştırma servisinde yaptığı özel fotoğraf çalışmalarıyla dikkat çekti. Bu süreçte Gazete Pazar için de çalıştı. Haftalık haber dergisi Artı Haber ve Beyoğlu Gazetesi'nde fotoğraf editörlüğü görevinde bulundu.

Gazeteciliğe ara verdiği dönemde, Yücel Tunca ile birlikte Koridor Fotoğraf Ajansı'nı kurdu. Bu süreçte reklam fotoğrafçılığının yanı sıra Sea Life dergisi için de düzenli çekimler yaptı. Yayınlanmış olan Şişli Guide, Beyoğlu Guide ve Kapalıçarşı Guide kitaplarının fotoğraflarını çekti, fotoğraf editörlüğünü gerçekleştirdi.

Metis Yayınları'nın gazeteci kitaplarını topladığı Siyah Beyaz dizisinde yer alan dört kitabın fotoğraftan ona ait

"Sivas Katliamı" haber ve fotoğraflarıyla 1993 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Özel Ödülü'nü aldı. Fotoğraflarıyla; Almanya, Hollanda ve Türkiye'de çeşitli karma sergilere katıldı. Son olarak fotoğrafları, Washington DC'de düzenlenen, "Çağdaş Fotoğrafın Türkiye'deki 50 Temsilcisi" sergisinde yer aldı.

Halen GEO dergisi için haber dosyalan hazırlıyor.



Tamer Altunay
Gazetecilik ve iletişim danışmanlığını bir arada sürdürüyor. Lisans öğrenimini de gazetecilik ve halkla ilişkiler dalında aldı. Gazetecilik yaşamında; politika, kültür sanat popüler kültür, eğitim, otomotiv gibi birbirinden epey farklı alanlarda kalem oynattı. Yeni Yüzyıl ve Milliyet gazeteleriyle, Artı Haber dergisinde muhabir ve editör olarak çalıştı. Haber yazım teknikleri konusunda dersler verdi, bu bağlamda kurum içi eğitim çalışmalarına katkı sundu.

İletişimde yazı dilinin kullanımına yönelik bir referans kitap olan "İletişimde Kılavuz"un yazımını ve editoryal sorumluluğunu üstlendi

Bir kampanya iş kitabı olarak tasarlanan ve Point İstanbul Yayınlan'ndan çıkan "Adayın 0 Kitabı" nı Sinan Dirlik'le birlikte yazdı.

Halen iletişim ve yayıncılık alanında etkinlik gösteren Point İstanbul'da görev yapıyor. GEO dergisine haber dosyalan hazırlıyor ve Referans gazetesine konuk yazar olarak katkı sunuyor.


İki kadın, iki göç
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
Bitlis Varto'dan İstanbul'a savrulan, asıl adı Şüşan, kimlik adıyla da "Perişan Hanım" 4,5 aylık hamileyken düşmüş göç yollarına. Zorlu bir yolculuğun ardından İstanbul'a ulaşmışlar. Yıl 1966. O anlatıyor. "İstanbul'a geldiğimizde tek kelime Türkçe bilmiyordum. O zamana kadar Ermenice ve Zazaca konuşuyorduk Bakkaldan ekmek bile isteyemiyordum." İstanbul'da ilk durak, Kumkapı Meryem Ana Kilisesi'nin yanındaki sığınma evi olmuş. İş yok, para yok, dil yok, nüfus kağıdı yok, iki çocuk var ama resmi nikah bile yok... Hepsi sonradan olacak...

Mari Tomasyan bugün 95 yaşında Çatalca'da ailesiyle birlikte yaşarken, bir gün "gidin" diyorlar. Yıl 1942 Ne olduğunu anlamadan, kendilerini İstanbul'da buluyorlar. Geride kalan ev arsa yok pahasına satılıyor.


Çatalca'da yaşarken ne Ermenice biliyormuş, ne de kiliseye gidiyormuş. Kararlı davranmış, Ermeniceyi evlendikten çok sonra, çocuklan ilkokula giderken öğrenmiş. Şimdilerde evden pek çıkmasa da, torunu Mihran'ı kırmıyor, Çıplak Ayaklar Kumpanyası'nda sahne alıyor

İstanbul

Ermenileri Patriği Mesrob II'nin babası Adapazarlı Onnik Bey, annesi ise İstanbullu Ermeni-Rum melezi aileden Mari Hanım. "Eski İstanbul'da Musevi, Hıristiyan, Müslüman bayramları iç içeydi, karşılıklı bir saygı ve sevgi vardı" diyor.

http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/

http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
İstanbul'da iki Ermeni hastanesi var. Biri Gregoryenlere ait Surp Pırgiç, diğeri ise Katoliklere ait Surp Agop.
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
Bedros Şirinoğlu, 19. yüzyılda kurulmuş Surp Pırgiç Hastanesi'nin Yönetim Kurulu Başkanı. "Herkes fakirlikten geldiği için, ihtiyaç duymanın ne olduğunu iyi biliyor. Bu nedenle cemaat içinde çok iyi bir dayanışmamız var" diyor.


Bir yangına kurban giden meşhur Şan Tiyatrosunun yanındaki Surp Agop Hastanesi 1837de inşa edildi. Yönetim Kurulu Başkanı Greguar Akan, tıpkı Surp Pırgiç gibi, Ermeniler dışında, Türk ve Müslümanlara da sağlık hizmeti verdiklerini vurguluyor.
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
"Adımın Ermenice'de anlamı İstanbul. Adımı seviyorum, çünkü İstanbul'u çok seviyorum" diyor sahaf Püzant Akbaş. Doğma büyüme İstanbullu ama onun kökü de Anadolu topraklarında.


http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
Mimar Zakarya Mildanoğlu, Osmanlı döneminde pek çok görkemli yapıta imza atan Ermeni Balyan Ailesi'nin yapıtı, Ortaköy Camii'yle aynı karede. (En altta)

Vartkes Keşiş, Türkiye'nin ilk Ermeni rock topluluğu Keops'un kurucusu. Müziğe hala aşık "Ben bir dünya vatandaşıyım" diyor...

"Amatör tarihçi" Arşen Yarman'ın ailesi Tokat'tan göç etmiş İstanbul'a. O ise İstanbul'da doğmuş ve büyümüş. Sanayici bir aileden gelen ve pek çok ilke imza atmış bir işadamı olan Yarman, "Ermenilerin yaşamında hep göçler var" diyor.
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/


Aras Yayınları 13 yılda 100'e yakın Türkçe ve Ermenice kitap yayınladı. Yayınevinin editörlerinden ve Agos yazarı Rober Koptaş, Ermenice bilenlerin azlığının kitap satışlarını da olumsuz etkilediğini vurguluyor. Takuhi Tomasyan, "Sofranız Şen Olsun" kitabının yazarı. Aile tarihiyle, yemek tariflerini ustalıkla nasıl harman ettiğini mutlaka görmek, okumak gerek...

İstanbul'da Ermenice okuma ve yazma bilenlerin oranı, iyimser tahminle dörtte bir oranında.. Anadolu'dan göç edenler, 1915'ten sonra Ermenice eğitim veren okul kalmadığı için, Ermeniceyle neredeyse hiç tanışmamış. Osmanlı İmparatorluğu genelinde, 1832'den 1915'e kadar yayınlanan Ermenice gazetelerin sayısı 633'müş. Ermeni toplumunun bugün üç gazetesi var. Bunların en eskisi, günlük Jamanak

(Zaman) gazetesi. Misak ve kardeşi Sarkis Koçunyan'ın 28 Ekim 1908'de kurduğu gazeteyi Ara Koçunyan yönetiyor. Ermenice yayınlanan günlük Marmara gazetesinin Yayın Yönetmeni Rober Haddeler hem edebiyatçı hem de gazeteci. Makruhi Büyükagopyan da, gazetenin Yazı İşleri Başyardımcısı. Sarkis Seropyan ise, Agos'un Ermenice sayfalan editörü. Asıl işi kuyumculuk olan Nazaret Özsahakyan, bir belgesele imza attı: "Renkler solmasın kültürler kaybolmasın."
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/

http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/

Gağant, Dzununt, Diyarnıntaraç, Vartanants, Pun Paregentan, Avak Şapat, Surp Zadik, Hampartsum, Vartivar, Khacverats, Tarkmancats. Bunlar Ermenilerin kutsal günleri, bayramları. O günlerde en güzel giysiler kuşanılır, kiliselere gidilir; bu sırada bazen nar dağıtılır, bazen de çok eski bir rituel yeniden hayat bulur ve insanlar birbirlerinin üzerine su sıçratır. Evlerde yemek yenir, mezarlık ziyaretlerine gidilir.

Bu günlerde bir çocuk doğarsa, "adıyla geldi" denir ve Örneğin Haç Yortusunda doğmuşsa, adı Haç konur.

Doğu Ortodoksu Ermeniler, Doğuş Yortusu'nu, yani Noel'i diğer Hristiyan mezheplerinden farklı olarak, 6 Ocak'ta kutlarlar. O gün Feriköy ve Kurtuluş'taki balıkçıların tezgahları daha zengin görünür. Çünkü akşam yemeğinde mutlaka balık yenecektir.

Din görevlisi azlığı kiliselerin işleyişine de yansıyor. Bu yüzden, İstanbul'daki 34 Ermeni kilisesinden çok azında ayin gerçekleşebiliyor. Çözüm din görevlisi yetiştirmede. Ancak bu konuda engeller var. Kiliseye bağlı din görevlileri rahipler ve papazlar olarak ikiye ayrılıyor. Papazlar evlenip, çocuk sahibi olabilirken, rahipler evlenemiyor ve çocuk sahibi olamıyorlar.

http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
Öğrenciler "Badriark Hayk'la yani Patrik Baba'yla fotoğraf çektiriyor. Ermeni toplumunun sorunlarından biri eğitim, biri de din adamı eğitiImediği için rahip ve papaz yetersizliği.

Meryem Ana Kilisesi'nde bir cenaze töreni. Avluda Ermenice, Türkçe, Kürtçe sözcükler uçuşuyor. "Selamünaleyküm" diyor gelen, yanıt hep bir ağızdan geliyor "Ve aleykümselam". Bu fotoğrafı alıp bir cami avlusuna koysanız, fark anlaşılmaz diyorum... Çünkü bu fotoğraftakiler, bugün İstanbul'da yaşayan diğer Ermenilerin neredeyse tamamı gibi, Anadolu'dan kopup gelmişler. Geldikleri yerleri hala özlüyorlar. Yörelerinin türkülerini hala derin bir neşe ve derin bir kederle söylüyorlar. Gelgitli ruh halleri yaşıyorlar. Geldikleri kentin ismi zikredildiğinde, ruhlarının derinlerini kuşatan özlem, ellerde, gözlerde, dudaklarda, yüzlerdeki

titreşimlerde okunur oluyor. Cenaze ilanlarında ölenin geldiği kentin ya da köyün adı mutlaka yazılıyor. Bu yüzden düğünler de cenazeler de bir aşiret buluşması gibi oluyor ve Müslümanı Hırıstiyanı yan yana geliyor. İstanbul Ermenilerinin göçlerle belirlenen hikayeleri, bugün "azınlık" olarak sürüyor...

http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/

http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
Karma evlilikler Ermeni toplumu içinde çok yaygın. Çünkü nüfus az, çünkü bu megapolde gençlerin birbirlerine rastlama fırsatları neredeyse yok Bu evlilikler, Ermeni toplumunda kültürel bir yokoluş kaygısı da yaşatıyor. Fotoğrafta farklı bir karma evlilik örneği görülüyor. Damat Erol Nayır bir İstanbul Ermenisi, gelinse Filipinli Christina Mendoza Fentes. Çift birbirlerini ve mutluluğu internet üzerinden bulmuş.

Türkiye Ermenileri Hıristiyanlığın üç farklı mezhebine mensup. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan ve kurucusu Aziz Greguar'dan ötürü Gregoryen diye adlandırılan Doğu Ortodoksları dışında, Katolik ve Protestan mezheplerine mensup Ermeniler de var. Katoliklerin sayısının 2-3 bini, Protestanların ise 10-15 aileyi geçmediği söyleniyor.

Vaftiz töreninde çocuklar kutsal suyla kutsanıyor. Çocuğa Ermenistan'da çok çeşitli otlarla hazırlanan ve "okunan" bir kutsal yağ sürülüyor. Çocuk pazar gününden salıya kadar hiç yıkanmıyor.

http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/


Cumhuriyet'in hemen öncesinde İstanbul'daki Ermeni nüfusunun 120 ile 234 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu rakam Osmanlı İmparatorluğu genelinde bir milyonu aşıyor. Bugün 12 milyonluk nüfusa ulaşan İstanbul'da, Ermenistan'dan Türkiye'ye çalışmak için gelenlerle birlikte, toplamı 100 bini aşan Ermeni yaşıyor.

İstanbul'da yaşlılara odalarını açan, bakımlarını üstlenen iki kurum var. Biri Gregoryenlerin Surp Pırgiç, diğeri ise Katoliklerin Surp Agop hastanesi.

Hastaneler, okullar, kiliseler ve mezarlıkları, Ermenilerin kurduğu vakıflar yönetiyor. Kurumların ayakta kalması, hali vakti yerinde olan hayırseverlerin bağışlarına ve "madağ" denen sevgi yemeklerinde toplanan paralara bağlı...

Surp Vartanants Ermeni Kilisesi'nin salonunu buhur kokusu ve duman kaplamış. Çalınan orgun sesine kilise korosu ve acı eşlik ediyor. Herkes, efsanevi tiyatro dergisi Kulis'in yayın yönetmeni Hagop Ayvaz'ı yolcu etmek için toplanmış...

Şişli Ermeni Mezarlığında Haç Bayramı sonrası ziyaret günü... Ermeniler mezarlık ziyaretini bayramın ertesi günü yapıyor. Ölen Ermeni Patrikleri'nin de gömülü olduğu mezarlık, daha önce Divan Oteli'nden Hilton Oteli'ne uzanan alandaydı.


Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi'nin içinde, 172 yıllık hastane tarihinin yaşadığı, titizce oluşturulmuş bir müze var. Bu müzenin açılışını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yaptı ve cemaati resmen ziyaret eden ilk T.C. Başbakanı oldu...

http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/
Terzi Artin Satan Bey, İstanbul'a 1950'de geldi. Konfeksiyon salgınından etkilense de, Beyoğlu'ndaki küçük terzihanesinde erkek takımları dikmeye devam ediyor...

HAMOV Ermenice'de "lezzetli" demek Kurtuluş'ta Selin Tokatlıoğlu ve annesi Ayda Hanım'ın işlettiği küçük ve gerçekten lezzetli yemekleri olan lokantanın da ismi.

Anahtarcı Krontes Usta, Kurtuluş'un renkli simalarından. İstanbul'a Kayseri'den göç etti. Oğlu Nazım Hikmet'in adı, ünlü şair rüyasında göründüğü için kondu.
http://turkiye-ermenileri.blogspot.com/

Kuyumculuk Ermenilerin geleneksel zanaat kollanndan. Nuran ve Arman Arslan ustalar, "mıhçılık" denen değerli taşlan yerleştirme işinin Türkiye'deki son temsilcilerinden.

Agos'taki köşesi "Şapparigçe" başlığını taşıyordu. Hikayesini anlatmıştı: Bir gün Ümit Kıvanç gelmiş yanına. Hrant her zamanki sıcaklığıyla sarılmış, şapur şupur öpmüş onu. "Ahparig" (Ermenice de dost arkadaş) demiş Kıvanç "Sen ahparig değil, şapparigsin!" ve gülüşmüşler...

Bu çalışmaya başlarken, ilk önce dostumuz Hrant'ın kapısını çalmıştık Tıpkı Ermeni toplumunu tanımak isteyen herkesin yaptığı gibi. Agos'ta mütevazı biçimde döşenmiş odasında kimlerle görüşebileceğimizi konuştuk Bir sürü telefon numarasını paylaştı bizimle. Sonrasında her başımız sıkıştığında onun telefonunu çaldırdık Bir gün o telefondan hiç yanıt gelmeyinceye kadar.

Sevgili Hrant bıraktığın boşluk çok derin... Seni özlüyoruz.


Tüm yazıyı Oku Tüm Yazıyı Oku !